<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" version="2.0">
         <channel>
         <title>Sağlık</title>
         <link>https://www.haberfilesi.com/saglik/</link>
         <description>En güncel {kategoribaslik} Haberleri.Son dakika {kategoribaslik} haberlerini buradan takip edebilirsiniz. En son {kategoribaslik} haberleri anında burada.</description><item>
			<title><![CDATA[İşte meme estetiği ameliyatı hakkında en çok merak edilen 7 soru!]]></title>
			<description><![CDATA[Meme estetiği dünyada ve Türkiye’de  en sık yapılan estetik ameliyatların başında geliyor. Uluslararası Estetik Plastik Cerrahi Derneği (ISAPS) verilerine göre; özellikle meme büyütme ve dikleştirme ameliyatlarına olan ilgi son yıllarda belirgin şekilde artmış durumda. Bunun nedeni ise  öncelikle kadınların bedenleriyle ilgili beklenti ve ihtiyaçlarını daha rahat dile getirmeleri, estetik ameliyatlarını sadece görünüm değişikliği değil, kendini iyi hissetmenin de bir yolu olarak görmeleri. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Meme estetiği dünyada ve Türkiye’de  en sık yapılan estetik ameliyatların başında geliyor. Uluslararası Estetik Plastik Cerrahi Derneği (ISAPS) verilerine göre; özellikle meme büyütme ve dikleştirme ameliyatlarına olan ilgi son yıllarda belirgin şekilde artmış durumda. Bunun nedeni ise  öncelikle kadınların bedenleriyle ilgili beklenti ve ihtiyaçlarını daha rahat dile getirmeleri, estetik ameliyatlarını sadece görünüm değişikliği değil, kendini iyi hissetmenin de bir yolu olarak görmeleri.  Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Estetik, Rekonstrüktif ve Plastik Cerrahi Uzmanı Dr. Münür Selçuk Kendir, meme estetiğine olan talebin artmasındaki  ikinci önemli etkenin ise cerrahi tekniklerdeki gelişmeler olduğuna dikkat çekerek, “Günümüzde kullanılan yeni nesil silikon implantlar, minimal iz bırakma teknikleri ve hızlı iyileşme protokolleri ameliyatı  hem daha güvenli hem de konforlu hale getirdi. Modern tekniklerin getirdikleri güven hissi doğal olarak kadınların daha kolay karar vermelerini sağlamaktadır. Ayrıca, sosyal medya ve dijital platformlar da kadınların bu konuda daha fazla bilgi edinmelerine destek olmaktadır” diyor.

 

Son derece doğal ve vücutla uyumlu sonuçlar alınıyor!

Günümüzde,  cerrahideki teknik gelişmeler ve kadına özel planlama sayesinde  meme estetiği ameliyatında son derece doğal ve  vücutla uyumlu sonuçlar elde edilebiliyor.  Dr. Münür Selçuk Kendir, özellikle kullanılan yeni nesil protezlerin doku, şekil ve kalite olarak doğal meme dokusuna çok yakın özellikler taşıdıklarını belirterek, “Ayrıca, her kadında meme yapısı, göğüs kafesi genişliği ve cilt elastikiyeti analiz edilmekte ve bu sayede vücuda en uygun hacim ile ameliyat tekniği belirlenmektedir. Amacımız, ‘yapılmış’ bir görünüm değil; aksine, kadının kendi vücut oranlarına yakışan, doğal ve estetik bir form elde etmektir.  Ameliyatın en önemli kazanımı ise fiziksel görünümün yanı sıra özgüveni ve yaşam enerjisini de olumlu yönde etkilemesidir” diye konuşuyor. Estetik, Rekonstrüktif ve Plastik Cerrahi Uzmanı Dr. Münür Selçuk Kendir, meme estetiği ameliyatları ile ilgili en çok merak edilen 7  soruyu yanıtladı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu! 

 

Meme estetiği ameliyatında yaş sınırı var mıdır?

Meme estetiği ameliyatları için belirli bir “üst yaş sınırı” yoktur; önemli olan kadının genel sağlık durumu ve vücut gelişimini tamamlamış olmasıdır. Meme estetiği ameliyatının genellikle 17 - 18 yaşından itibaren, yani meme dokusunun gelişimini tamamladıktan sonra  yapılabildiğini anlatan Dr. Münür Selçuk Kendir,   sözlerine şöyle devam ediyor: “Ancak, bazı istisnalar olabilir; örneğin doğuştan belirgin asimetri, tek taraflı gelişim bozukluğu veya aşırı büyük olması nedeniyle oluşan fiziksel rahatsızlıklar gibi durumlarda, psikolojik ve fiziksel sağlığı korumak adına, daha erken yaşlarda cerrahi müdahale gerekebilmektedir. Ameliyat kararı, vücut gelişimi kadar kadının psikolojik olarak hazır oluşu da göz önünde bulundurularak verilmektedir.” 

 

Bu fotoğraftaki gibi yaptırabilir miyim? 

Meme estetiği yaptırmak isteyen kadınlar hekimlerine bir fotoğraf gösterip, “Bu şekilde istiyorum” diyebiliyorlar. Ancak, beğenilen görünüm her vücut yapısında aynı sonucu vermeyebiliyor. Meme estetiğinin kesinlikle “tek kalıp” bir operasyon olmadığını vurgulayan Estetik, Rekonstrüktif ve Plastik Cerrahi Uzmanı Dr. Münür Selçuk Kendir, şu değerlendirmede bulunuyor: “Her kadının göğüs kafesi genişliği, cilt kalınlığı, meme dokusu miktarı ve vücut oranları birbirinden farklıdır. Bizim yaklaşımımız, hastalarımızın isteklerini dikkatle dinleyip, bu istekleri vücudun ölçülerine, doku özelliklerine ve doğal dengesine uygun bir biçimde planlamaktır. Amaç, fotoğraftaki görüntüyü birebir kopyalamak değil, vücutta en güzel ve en doğal duracak formu oluşturmaktır.” 

 

Dikleştirme ameliyatı sonrasında göğüslerim yeniden sarkar mı? 

Meme dikleştirme ameliyatında amaç sarkmış dokuyu toparlayıp meme başını yeniden ideal konuma taşımak ve memeye daha diri, dik ve estetik bir form kazandırmak. İhtiyaç halinde fazla deri çıkarılabiliyor veya meme aynı anda küçük bir silikon protezle desteklenerek hacim dengesi sağlanabiliyor. Dr. Münür Selçuk Kendir, meme dokusunun yerçekimi, kilo alıp vermeler veya yeni bir emzirme dönemi gibi etkenlerle hafifçe değişebildiğine, ancak tekrar aynı derecede sarkmanın genelde görülmediğine değinerek, “Sarkmayı önlemek için ideal kiloda kalmak, düzenli sütyen kullanımı ve cilt elastikiyetini koruyan yaşam alışkanlıkları çok önem taşımaktadır” diye konuşuyor.  

 

Slikon protezler emzirmemi veya kanserin erken tanısını önler mi? 

Dr. Münür Selçuk Kendir,  meme dokusu korunarak yapılan meme büyütme ameliyatlarının emzirme fonksiyonunu genellikle etkilemediğini söylüyor. Ayrıca, meme dokusunun arkasına yerleştirildikleri için silikon protezlerin mamografi ve ultrason taramalarında kanserin  erken tanısını önlemediğine de vurgu yapıyor. 

 

Slikon protezlerin bir süre sonra değiştirilmeleri gerekir mi? 

Meme büyütme ameliyatında; meme dokusunun veya kasın altına yerleştirilen silikon protezlerle meme hacmi artırılıyor. Seçilen teknik ise kadının cilt dokusunun yapısına ve beklentisine göre belirleniyor. Dr. Münür Selçuk Kendir, günümüzde kullanılan yeni nesil silikon protezlerin son derece güvenli olduklarını ve genellikle ömür boyu dayandıklarını belirterek,   “Slikonların rutin olarak  belirli bir sürede değiştirilmeleri gerekmez. Ancak, çok nadir durumlarda, implantın formu veya çevre dokularla ilişkisi değişirse, ihtiyaç halinde değişim önerilmektedir” diyor. 

 

Meme küçültme ameliyatı sonrasında omuz ve sırt ağrılarım geçer mi? 

Meme küçültme ameliyatına hem estetik görünümü düzeltmek hem de büyüklüğü dolayısıyla oluşan boyun, sırt ve omuz ağrısı gibi fiziksel şikâyetleri gidermek amacıyla başvuruluyor. Meme küçültme ameliyatında fazla olan meme dokusu ve deri çıkarılarak meme yeniden şekillendiriliyor ve meme başı ideal konuma taşınıyor. Meme küçültmenin sadece estetik değil, yaşam kalitesini artıran bir ameliyat olduğunu ifade eden Dr. Münür Selçuk Kendir, “Ameliyat sonrasında boyun, sırt ve omuz ağrısı ile sürekli terleme nedeniyle oluşan cilt problemleri de ortadan kalkmaktadır” bilgisini veriyor.

 

Ameliyat öncesinde hangi hazırlıkları yapmalıyım?  
 
 Ameliyat öncesinde doğru planlama, dikkatli hazırlık ve bilinçli davranış; hem daha kısa iyileşme süresi hem de daha doğal ve kalıcı sonuçlar anlamına geliyor. Dr. Münür Selçuk Kendir, ameliyat öncesinde yapılması gereken hazırlıkları şöyle anlatıyor:


	Dokuları olumsuz etkileyerek yara iyileşmesini geciktirebilen sigarayı ameliyattan en az 2–3 hafta önce mutlaka bırakmalısınız. 
	Kan sulandırıcı ilaçlar, E vitamini, yeşil çay veya balık yağı gibi ürünler kanamayı artırabiliyor. Bu tür ilaçlar ve takviyeler kullanıyorsanız, geçici bir süreliğine bırakmanız gerektiği için hekiminizi bilgilendirmeniz çok önemli. 
	Vücudun iyileşme kapasitesini güçlendirdikleri için sağlıklı beslenmeye, bol su içmeye ve yeterince dinlenmeye özen gösterin. 
	Kronik hastalık nedeniyle kullandığınız ilaçlar varsa, özel doz ayarlamaları yapılacağı için hekiminizi mutlaka bilgilendirin. 
	Kanamayı artırabildiği ve anestezi sürecini olumsuz etkileyebildiği için alkol kullanımından kaçının. 
	Aşırı egzersiz veya ağır fiziksel aktiviteleri bırakın, çünkü yorgun kaslar ameliyat sonrasında toparlanmayı zorlaştırabiliyor. 
	Fazla kafein tüketimi ödem riskini artırabiliyor; bu nedenle kahve ve enerji içeceklerini sınırlandırın.  

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/12/iste-meme-estetigi-ameliyati-hakkinda-en-cok-merak-edilen-7-soru-1136.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/12/iste-meme-estetigi-ameliyati-hakkinda-en-cok-merak-edilen-7-soru-1136.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/12/iste-meme-estetigi-ameliyati-hakkinda-en-cok-merak-edilen-7-soru-1136-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/12/iste-meme-estetigi-ameliyati-hakkinda-en-cok-merak-edilen-7-soru-1136.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/iste-meme-estetigi-ameliyati-hakkinda-en-cok-merak-edilen-7-soru/6454/</link>
			<pubDate>Fri, 19 Dec 2025 21:08:16 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Obezite göz sağlığını tehdit ediyor]]></title>
			<description><![CDATA[Çağımızın hastalıklarından biri olarak kabul edilen obezite eklem hastalıkları, diyabet ve kalp damar tıkanıklığı gibi pek çok sağlık sorununa yol açıyor. Türk Oftalmoloji Derneği (TOD), obezitenin göz sağlığı açısından da ciddi riskler barındırdığına dikkat çekti. Özellikle 20-40 yaş arası kilolu kadınlarda görülebilen kafa içi basınç artışı sendromları, uzun dönemde görme sinirine bası yaparak kalıcı görme kaybına sebep olabiliyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Çağımızın hastalıklarından biri olarak kabul edilen obezite eklem hastalıkları, diyabet ve kalp damar tıkanıklığı gibi pek çok sağlık sorununa yol açıyor. Türk Oftalmoloji Derneği (TOD), obezitenin göz sağlığı açısından da ciddi riskler barındırdığına dikkat çekti. Özellikle 20-40 yaş arası kilolu kadınlarda görülebilen kafa içi basınç artışı sendromları, uzun dönemde görme sinirine bası yaparak kalıcı görme kaybına sebep olabiliyor.

 

Göz sağlığı ve hastalıkları konusunda halkı bilinçlendirmeye yönelik faaliyetler yürüten Türk Oftalmoloji Derneği’nin  Nöroftalmoloji Birim Yürütme Kurulu Başkanı Prof. Dr. Feyza Önder obezite ile ilgili  önemli açıklamalarda bulundu.

 

Başkanı Prof. Dr. Feyza Önder yaptığı açıklamada  “Kilo artışına bağlı kafa içi basınç artışı sinsice ilerleyen bir tablo. Göz siniri bu basınçtan olumsuz etkileniyor. Genellikle hastalar baş ağrısı nedeniyle nöroloji uzmanına başvuruyor ve nörologların yönlendirmesiyle göz hekimine ulaşıyorlar. Bu süreçte erken tanı çok önemli olduğu için zaman kaybedilmemesi gerekiyor” dedi.

 

Kilo kontrolü göz sağlığı için de şart

Prof. Dr. Feyza Önder, “Bu hastalıkta koruyucu sağlık yaklaşımı ile öncelikle kilo verilmesini hedefliyoruz. Diyetisyen ve fizik tedavi uzmanları eşliğinde yürütülen programlarla kilo kaybı sağlanırken, göz sinirine baskının azalması için bazı ilaçlar da kısa süreli olarak kullanılabiliyor. Ancak ilaçlar uzun vadeli çözüm sağlamıyor.  Temel amaç kalıcı kilo kaybıdır. Kilo verilemez ve hastalık ilerlerse cerrahi tedaviler de gündeme geliyor. Kilo ile mücadele sırasında özellikle baş ağrısı çeken hastalarımızın mutlaka göz muayenelerinin de yapılmasını öneriyoruz.” dedi.

 

Kilo verdirici ilaçlara dikkat: Görme kaybı riski olabilir

Son dönemde popülerleşen bazı zayıflama ilaçlarına da dikkat çeken Dr. Önder şunları söyledi: “Kilo vermek için kullanılan bazı ilaçların, göz siniri dolaşımını bozarak körlüğe kadar gidebilecek ciddi tablolar oluşturduğunu gösteren çalışmalar var. Dolayısıyla diyet ve hareket temelli programlar tamamlanmadan bu tür ilaçlara başvurulmamalıdır. Hastalarımızın mutlaka hekimlerine danışarak hareket etmesini öneriyoruz. Baş ağrısı yakınması olan ve fazla kilosu bulunan kişilerin, yalnızca nöroloji değil, göz muayenesinden de geçmesi, olası bir görme kaybının erken fark edilmesini sağlar. Obeziteyle mücadele yalnızca kalp ve eklem sağlığı değil, göz sağlığı için de son derece önemlidir” vurgusunu yaptı.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/12/obezite-goz-sagligini-tehdit-ediyor-2367.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/12/obezite-goz-sagligini-tehdit-ediyor-2367.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/12/obezite-goz-sagligini-tehdit-ediyor-2367-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/12/obezite-goz-sagligini-tehdit-ediyor-2367.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/obezite-goz-sagligini-tehdit-ediyor/6452/</link>
			<pubDate>Tue, 16 Dec 2025 19:25:35 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Kalp çarpıntısında acil yardım gerektiren 4 kritik belirti]]></title>
			<description><![CDATA[Çoğu insan hayatının bir döneminde kalp atışlarında bir değişiklik hissettiğini fark eder. Bazen aniden hızlanan güçlü vuruşlar, bazen ritimdeki düzensizlikler ya da göğüste hafif bir çırpınma hissi genellikle aşina olunan durumlardır. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Çoğu insan hayatının bir döneminde kalp atışlarında bir değişiklik hissettiğini fark eder. Bazen aniden hızlanan güçlü vuruşlar, bazen ritimdeki düzensizlikler ya da göğüste hafif bir çırpınma hissi genellikle aşina olunan durumlardır. Çarpıntının, kalp atışlarının normalden daha belirgin hissedilmesi olarak tanımlandığını belirten Anadolu Sağlık Ataşehir Tıp Merkezi’nden Kardiyoloji ve İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan, “Stres, yoğun kafein alımı veya fiziksel efor sonrası ortaya çıkabilen bu semptom kişiden kişiye değişiklik gösterebilir. Saniyeler içinde kaybolabileceği gibi kimi zaman daha uzun sürebilir. Ağırlıklı olarak kendiliğinden sonlansa da herkesin çarpıntıyı farklı şekilde deneyimleyebileceği unutulmamalı” dedi.

 

Kalp ritminin günlük yaşamda karşılaşılan birçok etkene duyarlı olduğunu vurgulayan Anadolu Sağlık Ataşehir Tıp Merkezi’nden Kardiyoloji ve İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan, “Yoğun stres, kaygı, panik hissi ya da güçlü duygusal dalgalanmalar kalp atışlarını hızlandırabilir. Aynı şekilde kahve, çay, enerji içecekleri ve sigara gibi uyarıcılar da ritmi belirgin biçimde etkileyebilir. Fiziksel olarak zorlayıcı bir aktivitenin ardından yaşanan çarpıntı çoğu zaman doğal bir tepkiyken, hormonal değişimler de kalp atımlarının daha yoğun hissedilmesine neden olabilir. Uykusuzluk, bitkinlik, bazı ilaçların yan etkileri ya da vücudun susuz kalması da kalp ritminin normalden hızlı veya düzensiz algılanmasına zemin hazırlayabilir” şeklinde konuştu.

 

Kalp çarpıntısının tek başına çoğu zaman kaygı uyandırmadığını ancak başka belirtilerle birlikte görüldüğünde altta yatan önemli bir kalp problemine işaret edebileceğini ve bu durumlarda hızlı tıbbi müdahalenin hayati olabileceğini dile getiren Prof. Dr. Nevrez Koylan, dikkat edilmesi gereken dört önemli eşlikçi belirtiyi şöyle sıraladı:

 

Göğüste ağrı

Kalp çarpıntısıyla birlikte göğsün ortasında ya da sol tarafında ortaya çıkan sıkışma ya da baskı gibi hissettiren ağrı, kalp krizinin en belirgin uyarılarından biridir. Bu ağrı kimi zaman kola, boyuna, çeneye ya da sırta doğru yayılabilir.

 

Solunum güçlüğü

Çarpıntıyla birlikte sanki yeterince hava alamıyormuş gibi hissetmek ya da nefesin aniden kesilmesi, kalbin vücuda gereken kanı gönderemediğinin bir göstergesi olabilir. Özellikle dinlenme hâlindeyken ortaya çıkan solunum güçlüğü, oldukça ciddi bir belirtidir.

Şiddetli baş dönmesi veya sersemlik hissi

Kalp ritminde meydana gelen ciddi bir bozulma, beynin kanlanmasını kısa süre için azaltabilir ve bu durum basit bir ayağa kalkma kararmasından çok daha ağır bir tabloya yol açabilir. Kişi şiddetli bir baş dönmesi, yoğun bir sersemlik yaşayabilir.

 

Bayılma (Senkop)

Kalp çarpıntısı esnasında ya da hemen ardından ortaya çıkan bilinç kaybı, en hızlı müdahale gerektiren durumlardan biridir. Bayılma, beynin kan akışının ciddi ölçüde düştüğünü gösterir ve yaşamı tehdit edebilecek bir ritim bozukluğunun işareti olabilir.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/12/kalp-carpintisinda-acil-yardim-gerektiren-4-kritik-belirti-810.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/12/kalp-carpintisinda-acil-yardim-gerektiren-4-kritik-belirti-810.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/12/kalp-carpintisinda-acil-yardim-gerektiren-4-kritik-belirti-810-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/12/kalp-carpintisinda-acil-yardim-gerektiren-4-kritik-belirti-810.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/kalp-carpintisinda-acil-yardim-gerektiren-4-kritik-belirti/6449/</link>
			<pubDate>Fri, 12 Dec 2025 13:18:55 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Akciğer kanseri riskini artıran 6 faktöre dikkat!]]></title>
			<description><![CDATA[Akciğer kanseri hem ülkemizde hem de dünyada en sık görülen ve en fazla yaşam kaybına neden olan kanser türü olarak önemini koruyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Akciğer kanseri hem ülkemizde hem de dünyada en sık görülen ve en fazla yaşam kaybına neden olan kanser türü olarak önemini koruyor. Artan çevresel risk faktörleri, sigara kullanımı ve geç belirti vermesi nedeniyle hastalık toplum sağlığı açısından kritik bir konumda bulunuyor. 2025 yılında tanı ve tedavide yaşanan gelişmeler ise pek çok hasta için yeni bir umut döneminin başlangıcını işaret ediyor. Memorial Göztepe Hastanesi Kanser Merkezi Başkanı Prof. Dr. Mustafa Özdoğan, “17 Kasım Dünya Akciğer Kanseri Günü” kapsamında hastalıkla ilgili güncel verileri ve yeni tedavi yaklaşımlarını paylaştı.

 

Her yıl 2.5 milyon kişi akciğer kanserine yakalanıyor 

Akciğer kanseri, dünya genelinde hala en sık görülen ve en çok can kaybına neden olan kanser türüdür. 2022 yılı verilerine göre her yıl dünyada yaklaşık 2.5 milyon kişi bu hastalığa yakalanmakta ve bu, tüm kanser vakalarının yüzde 12’sine denk gelmektedir. Aynı yıl içinde ise 1.8 milyon kişi akciğer kanseri nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Bu da kansere bağlı yaşam kayıplarının neredeyse beşte birinin tek başına bu hastalıktan kaynaklandığını ortaya koymaktadır.

 

Ülkemizde her yıl 41 bin yeni vaka

Ülkemizde de tablo dünya ile paralellik göstermektedir. 2022 verilerine göre ülkemizde her yıl yaklaşık 41 bin yeni akciğer kanseri vakası tespit edildi ve akciğer kanseri Türkiye’de en sık görülen kanser konumunda. Aynı yıl 38 bin 500 kişi bu hastalık nedeniyle yaşamını yitirdi. Yani ülkemizde kansere bağlı her üç ölümden biri akciğer kanserinden kaynaklanmaktadır.

 

Çevresel faktörler genetikten çok daha baskın

Genetik yatkınlık bazı kişilerde önemli rol oynasa da toplam risk durumuna bakıldığında çevresel faktörler çok daha baskın durumdadır. Akciğer kanserinin artık çoğunlukla çevresel nedenlerle ortaya çıktığı söylenebilir.


	Sigara: Vakaların yaklaşık yüzde 70’i sigaraya bağlı
	Hava kirliliği: PM2.5 her 10 µg arttığında ölüm riski yüzde 8 artıyor
	Radon gazı: Sigara içmeyenlerde en önemli risk faktörü
	Mesleki maruziyetler: Asbest, silika, dizel egzozu, kaynak dumanı
	Pasif içicilik 
	Geçmişte akciğer hastalığı öyküsü olması


 

Kadınlarda neden akciğer kanseri artıyor?

Erkeklerde yeni vaka sayısı son yıllarda azalma eğilimindeyken, kadınlarda dikkat çekici bir artış söz konusu. Kadınlarda özellikle “adenokarsinom” adı verilen alt tip daha sık görülmekte ve bu tip, hiç sigara içmemiş kişilerde görülen akciğer kanserlerinin büyük kısmını oluşturmaktadır. 

Akciğer kanseri erkeklerde daha sık görülse de kadınlardaki artışın da önemsenmesi gerekmektedir. Artan sigara kullanımı, ev içi duman ve yemek buharı, odun veya kömür sobası dumanı, pasif içicilik, hormonların hücresel dönüşüme etkisi, genetik yatkınlıkların çevresel faktörlerle birleşmesi bunun en önemli nedenleri arasındadır. Kısacası kadınlar hiç sigara içmeseler bile akciğer kanserine yakalanma riskleri erkeklere göre bir miktar daha yüksek olmaktadır.

 

E-sigara zararsız değil!

Elektronik sigaraların ise sanıldığı kadar masum olmadığının bilinmesi gerekmektedir. 2025’te yapılan geniş analizlerde e-sigara kullanan kişilerde kanserle ilişkili biyobelirteçlerin yükseldiği tespit edilmiştir. Nikotin bağımlılık yapmakta ve gençlerde geleneksel sigaraya başlama oranını 3 kat artırmaktadır. Akciğer kanserinin yaklaşık yüzde 70’i sigaradan kaynaklanmaktadır. Sigarayı tamamen hayatımızdan çıkardığımızda, akciğer kanseri neredeyse yok olacak denilebilir.

 

Akciğer kanserinde erken tanı için bu belirtileri önemseyin!

Özellikle 40 yaş üzeri ve sigara içen kişilerde düzenli kontroller önemlidir. 50 yaş üzeri ve sigara içmiş kişilerde yıllık düşük doz akciğer tomografisi taraması erken teşhis sağlar. Akciğer kanseri çoğu zaman uzun süre belirti vermeden ilerleyebilir. Yine de bu uyarı işaretleri ciddiye alınmalıdır:


	Geçmeyen öksürük
	Kanlı balgam
	Nefes darlığı
	Göğüs ağrısı
	İştahsızlık, kilo kaybı
	Ses kısıklığı
	Tekrarlayan zatürre


 

Akciğer kanserinde tedavi yaklaşımlarını değiştiren yıl 2025

2025, akciğer kanseri tedavisinde önemli gelişmelerin yaşandığı bir yıl oldu. Hedefe yönelik tedavilerde taletrectinib, ROS1 pozitif ve beyne yayılmış hastalarda etkili sonuçlar verirken; datopotamab deruxtecan EGFR mutasyonlu hastalarda tümör hücrelerini doğrudan hedef alan yapısıyla daha az yan etkiyle yüksek başarı sağladı. İmmünoterapi, artık yalnızca ileri evre hastalarda değil, ameliyat öncesi ve sonrası dönemde de kullanılmaya başlanarak tedavi sürecinde yeni bir standart haline geldi. 

Cerrahi alanda kapalı yöntem VATS tekniğinin yaygınlaşması, hastalara daha hızlı iyileşme ve daha az ağrı avantajı sundu. Tanıda önem kazanan sıvı biyopsi testleri, kanda dolaşan tümör DNA’sını tespit ederek hastalığın tekrarlamasını çok daha erken belirleme imkânı sağladı. Yıllardır sınırlı seçeneklerin bulunduğu küçük hücreli akciğer kanserinde ise tarlatamab isimli ilaç, daha önce tedavi seçeneği kalmamış hastalarda bile tümörü küçülterek dikkat çekici bir ilerleme sundu.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/11/akciger-kanseri-riskini-artiran-6-faktore-dikkat-5102.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/11/akciger-kanseri-riskini-artiran-6-faktore-dikkat-5102.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/11/akciger-kanseri-riskini-artiran-6-faktore-dikkat-5102-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/11/akciger-kanseri-riskini-artiran-6-faktore-dikkat-5102.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/akciger-kanseri-riskini-artiran-6-faktore-dikkat/6446/</link>
			<pubDate>Mon, 17 Nov 2025 15:56:35 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Ağız kokusuna yol açan 6 neden]]></title>
			<description><![CDATA[Ağız kokusu, toplumda sık görülen ve sosyal yaşamı olumsuz etkileyen problemlerden biri. Günlük iletişimi zorlaştırarak kişide öz güven kaybına yol açabilen bu sorun, çoğu zaman ağız hijyeni eksikliklerinden kaynaklansa da bazı durumlarda, altta yatan farklı sağlık sorunlarının da habercisi olabiliyor. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Ağız kokusu, toplumda sık görülen ve sosyal yaşamı olumsuz etkileyen problemlerden biri. Günlük iletişimi zorlaştırarak kişide öz güven kaybına yol açabilen bu sorun, çoğu zaman ağız hijyeni eksikliklerinden kaynaklansa da bazı durumlarda, altta yatan farklı sağlık sorunlarının da habercisi olabiliyor. Toplum Ağız ve Diş Sağlığı Haftası kapsamında değerlendirmede bulunan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Diş Hekimi Arzu Tekkeli, “Ağız kokusu yalnızca diş çürükleri veya diş taşı gibi ağız içi problemlerden değil; reflü, sinüzit, diyabet ya da bademcik taşı gibi sistemik rahatsızlıklardan da meydana gelebiliyor. Bu yüzden, kişide geçmeyen bir ağız kokusu varsa bir uzmana görünmesi önemli” dedi.

 

Ağız kokusunu önlemenin düzenli bakım ve doğru alışkanlıklarla mümkün olduğunu belirten Diş Hekimi Arzu Tekkeli, “Ağız kuruluğu, tükürük azlığı veya dil üzerinde bakteri birikimi gibi durumlar kokuya zemin hazırlar. Günde en az iki kez diş fırçalamak, dil temizliği yapmak, yeterli su tüketmek, sigara ve alkol gibi ağız kuruluğuna yol açan alışkanlıklardan kaçınmak ve düzenli diş hekimi kontrollerini ihmal etmemek, ağız kokusunu önlemede çok etkilidir. Ancak ağız kokusu sürekli ve şiddetliyse, mutlaka diş hekimine başvurulmalı; gerekirse kokunun başka bir sağlık sorunundan kaynaklanıp kaynaklanmadığı araştırılmalı” diye konuştu.

 

Diş Hekimi Arzu Tekkeli, ağız kokusuna sebep olabilecek en yaygın nedenleri sırladı:

 

Ağız içi problemler

Çürük ya da enfekte dişler, diş taşı, çekilmesi gereken ancak ağızda bırakılmış kök ve dişler kötü kokuya yol açabilir.

 

Yetersiz ağız bakımı

Dişlerin günde en az iki kez fırçalanmaması, diş ipi ile diş aralarının temizlenmemesi ağızda bakteri birikimine neden olur ve bu da kötü koku oluşumuna zemin hazırlar.

 

Dil yüzeyindeki bakteriler

Dil üzerinde biriken bakteriler koku oluşumunun önemli bir nedenidir. Son araştırmalar, dilin de dişlerle birlikte fırçalanmasının ağız kokusunu azaltmada oldukça etkili olduğunu ortaya koymuştur.

 

Sistemik hastalıklar

Reflü, mide rahatsızlıkları, bademcik taşları, sinüzit ve diyabet gibi hastalıklar da ağız kokusuna neden olabilir.

Ağız kuruluğu

Tükürüğün azalması hem kötü koku hem de diş çürüklerinin oluşmasına yol açar. Ağız kuruluğu sigara, alkol, bazı ilaçlar ya da yetersiz su tüketiminden kaynaklanabilir.

 

Geçici sabah kokusu

Sabahları oluşan ağız kokusu genellikle normaldir. Uyku sırasında tükürük salgısının azalması nedeniyle ağızda bakteri birikir. Ancak bu durum gün içinde de devam ediyorsa mutlaka diş hekimi görüşü alınmalıdır.

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/11/agiz-kokusuna-yol-acan-6-neden-6809.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/11/agiz-kokusuna-yol-acan-6-neden-6809.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/11/agiz-kokusuna-yol-acan-6-neden-6809-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/11/agiz-kokusuna-yol-acan-6-neden-6809.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/agiz-kokusuna-yol-acan-6-neden/6440/</link>
			<pubDate>Fri, 14 Nov 2025 12:00:51 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[ İdrar kaçırmayı azaltan 6 önemli kurala dikkat! ]]></title>
			<description><![CDATA[İdrar kaçırma toplumda çoğu kişinin yaşam kalitesini derinden etkileyen, ancak konuşulmaktan çekinilen önemli bir sağlık sorunu. Genellikle 50 yaşından sonra görüldüğü düşünülen bu durum aslında hemen her yaştaki kişilerin kapısını çalabiliyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[İdrar kaçırma toplumda çoğu kişinin yaşam kalitesini derinden etkileyen, ancak konuşulmaktan çekinilen önemli bir sağlık sorunu. Genellikle 50 yaşından sonra görüldüğü düşünülen bu durum aslında hemen her yaştaki kişilerin kapısını çalabiliyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, tüm dünyada oldukça yaygın rastlanan idrar kaçırmanın görülme sıklığının ülkemizde de özellikle nüfusun yaşlanmasıyla birlikte daha da arttığını belirterek, “Öyle ki toplum bazlı çalışmalarda kadınların yüzde 9-43’ünde, erkeklerin ise yüzde 7-27’sinde idrar kaçırma sorununa rastlanmaktadır. Bu hastalık aile, sosyal ve iş hayatını olumsuz yönde etkileyebilecek şiddette olabilmektedir. Dolayısıyla, tedavisine erken başlanması, hastalığın daha kolay yöntemlerle kontrol altına alınması ve hastanın hayat kalitesinin artması için çok önemlidir. Günümüzde, idrar kaçırmanın tipine ve şiddetine göre başvurulan yöntemlerle sorun genellikle ortadan kalkmakta, bazı hastalarda ise en azından hayat kalitesi büyük oranda artmaktadır” diyor.

 

Birkaç farklı türü mevcut

İdrar kaçırma; hastanın kontrolünde olmadan veya idrar yapımı için uygun şartlar oluşmadan idrarın istemsiz olarak kaçması şeklinde tanımlanıyor. Yaşam kalitesini oldukça düşürebilen idrar kaçırmanın birkaç farklı türü bulunuyor. Ani idrar isteğiyle birlikte oluşan sıkıştırma tarzında idrar kaçırmanın yanı sıra karın içi basıncının arttığı durumlar olan öksürmek, hapşırmak ve yerden ağır bir cisim kaldırmakla gerçekleşen stres tipi idrar kaçırma en sık görülen tiplerini oluşturuyor. Bazı hastalarda bu iki mekanizmanın beraber görülebildiğini vurgulayan Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, “Bunların dışında geçici bazı durumlara bağlı olan idrar kaçırma, nörolojik hastalıklara bağlı idrar kaçırma, fistüllere bağlı idrar kaçırma veya hastanın idrar yapamadığı için taşma tarzında idrar kaçırma tipleri de mevcuttur” bilgisini veriyor.  

 

Pek çok sebep neden olabiliyor! 

İdrar kaçırmaya pek çok sebep yol açabiliyor. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, en sık görülen etkenleri; “Doğumlar, yüksek bebek ağırlığı, menopoz, fazla kilo, geçirilmiş cerrahiler, üriner sistem enfeksiyonları, kullanılan bazı ilaçlar, depresyon, zihinsel fonksiyonlarda bozukluk, nörolojik rahatsızlıklar, kabızlık, sigara kullanımı ve genetik yatkınlık” olarak sıralıyor.  

 

Tedaviyle kontrol sağlanabiliyor

İdrar kaçırmanın tedavisinde hedef hastayı tekrar idrar kontrolünü sağlayabilir hale getirmek ve buna bağlı olarak hayat kalitesini arttırıp, idrar kaçırmanın getirdiği ek problemlerden kurtarmak. Tedavi, idrar kaçırmanın tipine, hastanın yaşına, eşlik eden diğer hastalıklarına, genel sağlık durumuna ve altta yatan bir sebep olup olmamasına bağlı olarak değişiklik gösteriyor. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, idrar kaçırmanın tıbben çözülebilir bir hastalık olduğuna işaret ederek, “Son yıllarda gelişen tedavi yöntemleri ve yaşam alışkanlıklarında alınan önlemler sayesinde hastaların büyük bir kısmında kontrol tamamen sağlanabilmektedir” diye konuşuyor.  

  

İdrar kaçırmayı azaltan 6 önemli kural! 

İdrar kaçırma tedavisinden başarılı sonuç alınmasında altta yatan etkenin tespit edilmesi kritik bir rol üstleniyor. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, idrar kaçırmanın altında idrar yolu enfeksiyonu, mesane tümörleri, prostat hastalıkları, üreter veya mesane taşları gibi bir patoloji saptanırsa, öncelikle bu sorunun tedavi edilmesi gerektiğini vurguluyor. Prof. Dr. Burak Özkan, yaşam alışkanlıklarında yapılacak olan düzenlemelerin de son derece önemli olduğunu belirterek, dikkat edilmesi gereken 6 önemli kuralı, “Kilo verilmesi,  idrar kontrol mekanizmalarını güçlendiren pelvik taban egzersizlerinin yapılması, orta seviyede egzersiz programlarının uygulanması, tetikleyici faktörler  olan kahve ile çay tüketiminin sınırlandırılması ve sigaranın bırakılması, içilen sıvı miktarının ayarlanması ve kabızlık sorununun giderilmesi için beslenme alışkanlıklarının değiştirilmesi” olarak sıralıyor.  Prof. Dr. Burak Özkan, yaşam alışkanlıklarının düzenlenmesinin yanı sıra idrar kaçırmanın tipine ve şiddetine göre ilaç tedavisine, girişimsel yöntemlere veya cerrahi müdahaleye de başvurulabildiğini sözlerine ekliyor. 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/10/idrar-kacirmayi-azaltan-6-onemli-kurala-dikkat-1699.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/10/idrar-kacirmayi-azaltan-6-onemli-kurala-dikkat-1699.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/10/idrar-kacirmayi-azaltan-6-onemli-kurala-dikkat-1699-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/10/idrar-kacirmayi-azaltan-6-onemli-kurala-dikkat-1699.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/idrar-kacirmayi-azaltan-6-onemli-kurala-dikkat/6433/</link>
			<pubDate>Tue, 28 Oct 2025 12:46:00 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Meme kanseri ile ilgili 5 şehir efsanesi]]></title>
			<description><![CDATA[Kadınlarda en yaygın kanser türü olan meme kanseri hakkında tüm farkındalık çalışmalarına rağmen hâlâ birçok yanlış inanış bulunuyor. İnternette, sosyal medyada veya kulaktan kulağa yayılan şehir efsaneleri, kadınların gereksiz endişe yaşamasına ya da tam tersine, erken tanı fırsatını kaçırmasına neden olabiliyor. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Kadınlarda en yaygın kanser türü olan meme kanseri hakkında tüm farkındalık çalışmalarına rağmen hâlâ birçok yanlış inanış bulunuyor. İnternette, sosyal medyada veya kulaktan kulağa yayılan şehir efsaneleri, kadınların gereksiz endişe yaşamasına ya da tam tersine, erken tanı fırsatını kaçırmasına neden olabiliyor. Oysa bilimsel araştırmalar; deodorant kullanımı, silikon implantlar, mamografi ya da cep telefonlarının meme kanseriyle ilişkili olduğuna dair herhangi bir kanıt bulunmadığını gösteriyor. Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Genel Cerrah Op. Dr. Kemal Raşa, “Memede ele gelen her kitle kanser değildir ancak fark edilen her değişiklik önemlidir. Kadınların kendi bedenlerini tanımaları, düzenli kontrollerini yaptırmaları ve doğru bilgiye güvenmeleri, meme sağlığını korumanın en etkili yolu” dedi ve meme kanseri ile ilgili merak edilen beş soruya açıklık getirdi.

 

Memede kitle, ağrı, akıntı ve şekil değişikliği meme kanseri belirtisi midir?

Bu sayılanlar meme kanseri belirtileri değildir. Memede ele gelen her kitlenin kanser olduğu düşünülse de bu kitlelerin çoğu iyi huylu değişikliklerden kaynaklanır. Kişinin kendi fark ettiği bu kitleler, klinik ve radyolojik incelemelerde genellikle fibrokistik değişiklikler olarak değerlendirilir. Meme ağrısı da kanserin tipik bir belirtisi değildir aksine ağrı, çoğu zaman iyi huylu kitleleri düşündürür. Meme başı akıntılarının büyük kısmı da iyi huylu nedenlerle oluşur. Ancak akıntı kendiliğinden geliyorsa, yoğun ve kanlıysa ayrıca bunlara bir de kitle eşlik ediyorsa kanser olasılığı yüzde 20–25’e kadar çıkar. Bunun dışında sadece sıkınca gelen, az miktarda, şeffaf ya da beyazımsı akıntılar genellikle endişe verici değildir.

 

Meme kanseri; cep telefonu, mikrodalga fırın veya benzeri eşyalardan yayılan elektromanyetik dalgalarla ilişkilendirilebilir mi?

2025 yılı itibarıyla yapılan araştırmalara göre, cep telefonu kullanımı veya mikrodalga fırınlara maruz kalmanın meme kanseri ya da diğer kanser türlerinin gelişme riskini artırdığı veya hastalığın seyrini olumsuz etkilediğine dair bilimsel bir kanıt bulunmuyor.

 

Mamografi gibi görüntüleme yöntemleri radyasyon içerdiği için uzun vadede meme kanseri riskini tetikler mi? 

Mamografi radyasyon içeren bir görüntüleme yöntemidir ancak modern tomosentez cihazlarında alınan radyasyon miktarı son derece düşüktür. (Tomosentez gelişmiş bir mamografi türüdür) Hatta bu doz, uzun bir uçuşta ya da bir doğa yürüyüşünde alınan radyasyonla neredeyse eş değerdir. Öyle ki, yıllık mamografi taramaları sayesinde erken evrede tanı koyabildiğimiz ve tedaviyle yüzde yüze yakın sağ kalım elde ettiğimiz çok sayıda hasta var. Bu nedenle mamografi zararlı olarak değil, 40 yaş üzeri kadınların kendi sağlıklarını korumak için atabilecekleri en önemli adımlardan biri olarak görülmeli.

 

Meme kanseri; deodorant kullanmak, koltuk altını jiletle almak ya da terlemeyi önleyen ürünlerle ilişkili olabilir mi? 

Şu ana kadar yapılan bilimsel çalışmalar; antiperspirant deodorant kullanımı, sıkı sütyenler, balenli iç çamaşırlar veya terlemenin engellenmesi gibi durumların meme kanseri riskini artırdığını gösteren hiçbir kanıt ortaya koymadı. Yani elimizde fiziksel ya da kimyasal olarak memeye baskı uygulanması ya da toksinlerin “vücutta birikmesi” gibi nedenlerle meme kanseri geliştiğine dair bilimsel bir veri bulunmuyor.

 

Meme estetiğinde kullanılan; slikon, protez ve implant gibi uygulamalar kanser teşhisini zorlaştırır mı? 

Hayır zorlaştırmaz. 1960–70’li yıllarda, meme radyolojisinin henüz gelişme aşamasında olduğu ve elimizdeki görüntüleme yöntemlerinin oldukça sınırlı kaldığı dönemlerde bu konuda bazı çekinceler vardı. Ancak günümüzde dijital tomosentez, kontrastlı mamografi ve meme MR’ı gibi yüksek çözünürlüklü modern görüntüleme yöntemleri sayesinde, yerleştirilmiş meme protezleri tümörün görüntülenmesini engellemiyor ya da zorlaştırmıyor.

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/10/meme-kanseri-ile-ilgili-5-sehir-efsanesi-1816.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/10/meme-kanseri-ile-ilgili-5-sehir-efsanesi-1816.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/10/meme-kanseri-ile-ilgili-5-sehir-efsanesi-1816-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/10/meme-kanseri-ile-ilgili-5-sehir-efsanesi-1816.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/meme-kanseri-ile-ilgili-5-sehir-efsanesi/6424/</link>
			<pubDate>Sun, 12 Oct 2025 19:01:28 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Cildiniz kışa hazır mı?]]></title>
			<description><![CDATA[Soğuk havanın cildin nemini kaybetmesine yol açtığını dile getiren Prof. Dr. Ömer Faruk Elmas, “Bunun nedeni, havadaki nem oranının düşmesi ve soğuk rüzgârların cildin doğal koruyucu tabakasını zayıflatmasıdır. En çok etkilenen bölgeler ise açıkta kalan yüz, dudaklar ve ellerdir. Bu bölgelerde kuruluk, kızarıklık, çatlama ve hassasiyet sık görülür.” dedi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Soğuk havanın cildin nemini kaybetmesine yol açtığını dile getiren Prof. Dr. Ömer Faruk Elmas, “Bunun nedeni, havadaki nem oranının düşmesi ve soğuk rüzgârların cildin doğal koruyucu tabakasını zayıflatmasıdır. En çok etkilenen bölgeler ise açıkta kalan yüz, dudaklar ve ellerdir. Bu bölgelerde kuruluk, kızarıklık, çatlama ve hassasiyet sık görülür.” dedi.

Prof. Dr. Ömer Faruk Elmas, soğuk havalarda cilt bakım rutininde yapılması gereken değişikliklere değinerek, “Nemlendirici kullanımı artırılmalı, özellikle banyodan sonra mutlaka uygulanmalıdır. Güneş koruyucu krem yaz kış kullanılmalıdır çünkü kış güneşi de zararlıdır.” diye konuştu.

Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi, Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Ömer Faruk Elmas, soğuk havaların cilt üzerindeki olumsuz etkileri ve alınması gereken önlemler konusunda önemli uyarılarda bulundu.

Soğuk havada cilt, nemini kaybediyor!

Soğuk havanın cildin nemini kaybetmesine yol açtığını dile getiren Prof. Dr. Ömer Faruk Elmas, “Bunun nedeni, havadaki nem oranının düşmesi ve soğuk rüzgârların cildin doğal koruyucu tabakasını zayıflatmasıdır. En çok etkilenen bölgeler ise açıkta kalan yüz, dudaklar ve ellerdir. Bu bölgelerde kuruluk, kızarıklık, çatlama ve hassasiyet sık görülür.” dedi.

Soğukta cilt yüzeyindeki yağ tabakası azalıyor 

Soğukta el, yüz ve dudaklarda sık görülen kuruluk ve çatlamaların nedenlerini de değerlendiren Prof. Dr. Ömer Faruk Elmas, “Soğukta cilt yüzeyindeki yağ tabakası azalır, bu da suyun ciltten buharlaşmasını kolaylaştırır. Ayrıca rüzgâr ve düşük sıcaklıklar cildin kan dolaşımını yavaşlatır. Sonuç olarak ciltte kuruma, gerginlik, çatlama ve hatta bazen kanama görülebilir.” diye konuştu.

Krem, yaz kış kullanılmalı! 

Prof. Dr. Ömer Faruk Elmas, soğuk havalarda cilt bakım rutininde yapılması gereken değişikliklere değinerek, “Temizlik ürünleri nazik ve sabun içermeyen türlerden seçilmelidir. Nemlendirici kullanımı artırılmalı, özellikle banyodan sonra mutlaka uygulanmalıdır. Güneş koruyucu krem yaz kış kullanılmalıdır çünkü kış güneşi de zararlıdır. El ve dudak bakımına özel önem verilmelidir.” ifadesinde bulundu.

Cilt tipine uygun nemlendirici seçilmeli

Nemlendirici seçiminde dikkat edilmesi gereken noktaları da aktaran Prof. Dr. Elmas, “Nemlendirici seçerken cilt tipine uygun ürün tercih edilmelidir. Kuru ciltlerde yoğun ve yağ bazlı kremler faydalıdır. Hassas ciltlerde parfümsüz ve hipoalerjenik ürünler tercih edilmelidir. Doğal içerikler (shea yağı, badem yağı) faydalı olsa da dermokozmetik ürünler bilimsel olarak geliştirilmiş formülleri sayesinde genellikle daha etkilidir.” dedi.

Dudakları yalamak kuruluğu artırır 

Soğuk havalarda dudak çatlamasını önlemek için uygulanabilecek yöntemlere değinen Prof. Dr. Elmas, “Hindistan cevizi yağı, shea yağı veya zeytinyağı dudaklara sürülebilir. Dudakları yalamaktan kaçınılmalıdır çünkü bu durum kuruluğu artırır. Bol su içmek de dudak sağlığı için önemlidir.” ifadelerini kullandı.

Cilt temizliğinde suyun sıcaklığına dikkat edilmesi gerektiğini de vurgulayan Prof. Dr. Elmas, “Çok sıcak su cildin koruyucu yağ tabakasını daha da hızlı yok eder. Bu da kuruluğu artırır ve cildi tahriş eder. Ilık suyla yıkamak cilt sağlığı için en uygun seçenektir.” diye konuştu.

Evde uygulanabilecek doğal bakım önerileri de paylaşan Prof. Dr. Elmas, “Yarım olgun avokado ezmesi 1 tatlı kaşığı zeytinyağı ile karıştırılıp, yüze uygulanır. 20 dakika bekletilip durulanır. Zeytinyağı ve birkaç damla E vitamini yağı karışımı ciltte koruyucu bariyer oluşturur. Bu doğal yöntemler haftada 1-2 kez uygulanabilir.” dedi.

 

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/10/cildiniz-kisa-hazir-mi-1795.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/10/cildiniz-kisa-hazir-mi-1795.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/10/cildiniz-kisa-hazir-mi-1795-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/10/cildiniz-kisa-hazir-mi-1795.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/cildiniz-kisa-hazir-mi/6420/</link>
			<pubDate>Sat, 04 Oct 2025 20:56:46 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Gırtlak kanserinin en sık görülen belirtileri! ]]></title>
			<description><![CDATA[Halk arasında gırtlak kanseri olarak bilinen larenks kanseri, ülkemizde özellikle 50-69 yaş arası erkeklerde en sık görülen kanserler arasında 6. sırada yer alıyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Halk arasında gırtlak kanseri olarak bilinen larenks kanseri, ülkemizde özellikle 50-69 yaş arası erkeklerde en sık görülen kanserler arasında 6. sırada yer alıyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları (KBB) Uzmanı Doç. Dr. Yetkin Zeki Yılmaz, özellikle sigara ve alkol kullanımı ile çok yakın ilişki gösteren gırtlak kanserinin, son yıllarda kadınlarda ve gençlerde de artış gösterdiğini belirterek “Özellikle genç bireylerde yaygınlaşan sigara kullanımının artması, gırtlak kanseri görülme yaşını maalesef erkene çekmiştir” diyor. 

Gırtlak kanserinin (larenks kanseri) belirtilerinin çoğunlukla üst solunum yolu enfeksiyonu ile karışabildiği, bu nedenle tanıda geç kalınabildiği uyarısında bulunan Doç. Dr. Yılmaz, özellikle 3 haftadan uzun süren ses kısıklığı ve boğazda takılma hissinin mutlaka araştırılması gerektiğini vurguluyor. KBB Uzmanı Doç. Dr. Yetkin Zeki Yılmaz, gırtlak kanserinde en sık görülen ve ihmale gelmez belirtileri sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. 

 

 

Sigara ve alkol kullanımı, yapılan tüm bilimsel çalışmalarda gırtlak kanserinin önde gelen nedenleri arasında yer alıyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları (KBB) Uzmanı Doç. Dr. Yetkin Zeki Yılmaz, “Gırtlak kanserinde en önemli risk faktörleri sigara ve alkol kullanımıdır. Bu ikisinin birlikte kullanılması ise riskin katlanarak artmasına neden olmaktadır. Sigara ve alkolün bırakılması larenks kanser riskini azaltsa da, genç popülasyonda ve kadınlarda sigara kullanım sıklığının artmış olması bu gruplarda görülen larenks kanserlerini arttırmaktadır. Özellikle genç bireylerde yaygınlaşan  sigara kullanımının artması, gırtlak kanseri görülme yaşını maalesef erkene çekmiştir” diyor. Doç. Dr. Yılmaz, diğer önemli risk faktörlerine yönelik şöyle konuşuyor: “Güncel veriler; kötü beslenme alışkanlıkları, obezite, kontrolsüz diyabet gibi metabolik bozuklukların da larenks kanserine bağlı ölüm oranlarını arttırdığını göstermektedir. Özellikle 65 yaş üzeri olanlar, ailede gırtlak kanseri öyküsü bulunanlar, mesleki olarak asbest, boya, ahşap tozu ve metal dumanları gibi zehirli maddelere maruz kalanlar, gastro-özefageal reflü hastaları ve Human Papilloma Virüs (özellikle tip 16) bulunanlarda risk çok daha fazladır.”

 

Gırtlak kanserinde bu belirtileri önemseyin!

 

Gırtlak kanserinin en sık ses tellerinden kaynaklandığını, bu nedenle ses kısıklığının ilk ve en erken belirti olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Yılmaz “Fakat gırtlağın üst kesiminden kaynaklanan tümörlerin belirtileri daha sinsi olup; yutma güçlüğü, boğazda takılma hissi vb  müphem semptomlar ile kendini gösterebilir. Bu nedenle tanı alması gecikebilir. Kanlı balgam, nefes darlığı, boyunda şişlik gibi şikayetler sıklıkla ileri evreye işaret eder” diyor. 

Ses kısıklığı, yutma güçlüğü ve boğazda takılma hissi gibi belirtilerin larenks kanserine özel olmayıp, basit bir üst solunum yolu enfeksiyonunda bile görülebildiğini belirten Doç. Dr. Yılmaz sözlerine şöyle devam ediyor: “Önemli olan bu belirtilerin ne kadar süre olduğudur. Örneğin; 1 aydır geçmeyen boğazda takılma hissi veya 3 haftadan uzun süren ses kısıklığı gibi şikayetler mevcutsa ve özellikle kişinin sigara ya da alkol kullanımı, kötü beslenme alışkanlıkları vb risk faktörleri de varsa en kısa sürede bir KBB hekimine başvurmalıdır.”

 

Erken tanı, tedavinin yöntemini belirliyor!

 

Hastaların başlangıçta basit ses kısıklığı gibi olan bulgularının gecikildiğinde, nefes darlığı, kanlı balgam, ciddi beslenme problemleri, yutamama gibi sorunlara ilerleyeceğini belirten Doç. Dr. Yılmaz, “Bu durumda tedavi daha zorlu olacaktır. Kitlenin giderek büyümesi, gırtlakta tıkanmaya ve acil olarak nefes borusuna delik açılmasına (trakeotomi) neden olabilir” diyor. Erken tanının hayat kurtardığını vurgulayan Doç. Dr. Yılmaz, tanının muayenehane koşullarında ağrısız ve endoskopik olarak yapılabildiğini belirterek “Kişi ne kadar erken tanı alırsa tedavi seçenekleri de daha az girişimsel olacaktır. Her kanserde olduğu gibi larenks kanserinde de erken tanı, hem fonksiyonları korunmuş bir tedavi seçeneği sunar hem de hayat kurtarır” diye konuşuyor. 

 

Tedavide en güncel yöntemler

 

KBB Uzmanı Doç. Dr. Yetkin Zeki Yılmaz, en güncel tedavi yöntemlerini şöyle anlatıyor: “Konuşma, yutma ve nefes alma larenksin temel görevidir. Erken evre tedavi yöntemlerinde bu fonksiyonların çok büyük kısmı korunabilmektedir. Erken evre tümörlerde tedavi yöntemleri; Trans-oral LAZER Cerrahisi (boğaza delik açılmadan ağız içerisinden, gırtlaktaki tümörün LASER ile çıkarılması), Trans-oral Robotik Cerrahi (boğaza delik açılmadan ağız içerisinden, gırtlaktaki tümörün robotik cerrahi ile çıkarılması), Açık Parsiyel Larenjektomiler (gırtlağın bir kısmı korunarak tümörlü bölgenin çıkarılması) veya Radyoterapidir. İleri evre tümörlerde ise birkaç tedavi yöntemi bir arada uygulanmaktadır. Gırtlağın tamamının alınması konuşma fonksiyonunun bir daha olamayacağı korkusuyla hastalarımız tarafından çekinilen bir cerrahi gibi gözükse de birçok hastamız bu cerrahi sonrası konuşma protezi aparatları ve özefageal konuşma (yemek borusundan konuşma) ile anlaşılabilir bir konuşmaya sahip olabilmektedirler.” 

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/09/girtlak-kanserinin-en-sik-gorulen-belirtileri-2861.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/09/girtlak-kanserinin-en-sik-gorulen-belirtileri-2861.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/09/girtlak-kanserinin-en-sik-gorulen-belirtileri-2861-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/09/girtlak-kanserinin-en-sik-gorulen-belirtileri-2861.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/girtlak-kanserinin-en-sik-gorulen-belirtileri/6419/</link>
			<pubDate>Mon, 29 Sep 2025 13:48:56 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Her 10 erkekten biri prostat kanseri teşhisi alıyor]]></title>
			<description><![CDATA[Erkekler arasında en sık görülen kanser türlerinden prostat, her 10 erkekten birini etkileyerek tüm kanserlerin yüzde 40’ını oluşturuyor. Bu yüksek oran nedeniyle toplum sağlını yakından ilgilendirdiği için hakkında daha fazla bilgi sahibi olunması gerektiğine vurgu yapan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Üroloji Uzmanı Prof. Dr. İlker Tinay, “Prostat kanseri tedavisinde karşılaşılan 20 yıl önceki çaresizlikler, yapılan yoğun araştırmalar sayesinde günümüzde kontrol altına alınabiliyor. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Erkekler arasında en sık görülen kanser türlerinden prostat, her 10 erkekten birini etkileyerek tüm kanserlerin yüzde 40’ını oluşturuyor. Bu yüksek oran nedeniyle toplum sağlını yakından ilgilendirdiği için hakkında daha fazla bilgi sahibi olunması gerektiğine vurgu yapan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Üroloji Uzmanı Prof. Dr. İlker Tinay, “Prostat kanseri tedavisinde karşılaşılan 20 yıl önceki çaresizlikler, yapılan yoğun araştırmalar sayesinde günümüzde kontrol altına alınabiliyor. Hastaların büyük kısmı, aynı yaştaki sağlıklı bireyler kadar uzun yaşayabiliyor” dedi.

 

Prostat, erkeklerde idrar torbasının yani mesanenin hemen altında bulunan, kestane büyüklüğünde bir bezdir. Spermlerin hareketi ve canlılığı için bir sıvı üreten prostatın yaş aldıkça büyüyebileceğini açıklayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Üroloji Uzmanı Prof. Dr. İlker Tinay, “Domatesin likopen açısından zengin olması, halk arasında prostat büyümesini önlediği yönünde bir inanışa yol açsa da bu sebzenin sık tüketiminin mucizevi bir etkisinin olmadığı bilinmeli. Asıl önemli olan, prostatla ilgili sorunlar yaşanmadan düzenli kontrollerin yapılması ve belirtilerin erken dönemde ciddiye alınmasıdır” diye konuştu.

 

Ailede prostat kanseri olan erkeklerde risk iki kat fazla

Ailesinde prostat kanseri öyküsü olanlarda riskin iki kat arttığına değinen Prof. Dr. Tinay, “Genel olarak erkeklerin 50 yaşında üroloji polikliniğine giderek prostat kanseri taraması yaptırmaları, 60 yaşından itibaren ise her yıl düzenli kontrollerini sürdürmeleri önerilir. Babasında, erkek kardeşinde veya amcasında prostat kanseri görülen erkeklerin ise 40’lı yaşlarda üroloji muayenesi ve PSA testi yaptırmaları, erken tanı ve başarılı tedavi için büyük önem taşır” dedi.

 

Çoğunlukla sessiz ilerliyor

Toplum bilincinin yüksek olmadığı geçmiş yıllarda tarama programları yeterince gündeme gelmediği için hastaların şikâyet başlayınca kanser tanısı alabildiğini dile getiren Tinay, “İdrar yaparken kanama, işeme güçlüğü, bel veya böğür ağrısı gibi şikâyetlerin ortaya çıkması genellikle hastalığın ilerlediği anlamına gelir. Günümüzde ise özellikle internet ve sosyal medya sayesinde artan farkındalık ile prostat kanseri taramaları daha sık yapılıyor ve çoğunlukla herhangi bir belirti olmadan saptanabiliyor” dedi.

 

Parmakla rektal muayene hâlâ önemli

Erkeklerin rektal muayeneden rahatsız oldukları için kontrollerden uzak durabildiklerini belirten Tinay, “Parmakla muayene, ürolojiye başvuran hastalarda uzun yıllardır uygulanan temel yöntemlerden biri. Son yıllarda özellikle MR gibi ileri görüntüleme yöntemlerinin artan kullanımıyla birlikte, yapılan araştırmalar bu muayenenin her zaman gerekli olmayabileceğini gösteriyor. Nitekim Avrupa’da geçtiğimiz yıl yayımlanan bir çalışma, MR görüntülemesi yapılan hastalarda parmakla muayenenin ek bir fayda sağlamadığını ortaya koydu. Ancak, polikliniğe başvuran her hastaya MR çekilemeyeceği için, günümüzde prostat hastalıklarının tanısında en değerli yol hâlâ parmakla rektal muayene ve PSA testi” dedi.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/09/her-10-erkekten-biri-prostat-kanseri-teshisi-aliyor-4923.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/09/her-10-erkekten-biri-prostat-kanseri-teshisi-aliyor-4923.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/09/her-10-erkekten-biri-prostat-kanseri-teshisi-aliyor-4923-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/09/her-10-erkekten-biri-prostat-kanseri-teshisi-aliyor-4923.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/her-10-erkekten-biri-prostat-kanseri-teshisi-aliyor/6417/</link>
			<pubDate>Mon, 15 Sep 2025 21:15:52 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Batıl inançların aşırılığı ruh sağlığını olumsuz etkiliyor!]]></title>
			<description><![CDATA[Batıl inançların temelinde, insan zihninin belirsizlik karşısında geliştirdiği başa çıkma mekanizmaları yattığını belirten uzmanlar psikolojik olarak insanların, kontrol edemedikleri durumlarda anlam arayışı içerisinde olduklarını söylüyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Batıl inançların temelinde, insan zihninin belirsizlik karşısında geliştirdiği başa çıkma mekanizmaları yattığını belirten uzmanlar psikolojik olarak insanların, kontrol edemedikleri durumlarda anlam arayışı içerisinde olduklarını söylüyor.

Batıl inançların belirsizlik karşısında kaygıyı azaltan ve psikolojik dayanıklılığı artıran bir araç olarak işlev görebileceğini aktaran Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, “İnsan, yaşamı üzerinde kontrol sahibi olduğunu hissettiğinde kaygı düzeyi azalır.” dedi.  Ancak aşırıya kaçıldığında, bireyin öz yeterlilik duygusunu zayıflatıp bağımsız karar alma yetisini sınırlayabildiğine dikkat çeken Güven, batıl inançların yalnızca bireysel psikoloji ile sınırlı kalmayıp, kültürel normlar ve sosyal öğrenme yoluyla da şekillendiğini aktardı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, batıl inançların psikolojik, kültürel ve nörobiyolojik temelleri, sağladığı faydalar ve olası zararları hakkında bilgi verdi.

Belirsizlikle başa çıkmada batıl inançlar, psikolojik bir araç olarak kullanılır!

Batıl inançların temelinde, insan zihninin belirsizlik karşısında geliştirdiği başa çıkma mekanizmaları yattığını dile getiren Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, “Psikolojik olarak insanlar, kontrol edemedikleri durumlarda anlam arayışı içerisindedir.” dedi.

Araştırmaların, stresli ve öngörülemez olaylarla karşılaşıldığında beynin tehdit algısını azaltmak için çeşitli bilişsel stratejiler geliştirdiğini gösterdiğini aktaran Güven, “Bu stratejilerden biri de nedensellik yanılsamasıdır. İnsan beyni, rastlantısal olayları birbirine bağlayarak sahte neden-sonuç ilişkileri kurma eğilimindedir. Örneğin, sınav öncesinde aynı kıyafeti giydiğinde başarılı olduğunu gören bir öğrenci, bu davranışın ‘şans getirdiğine’ inanabilir. Bu inanç, gerçekte bilimsel bir temele dayanmasa da kişinin kaygısını azaltır ve öznel bir kontrol hissi sağlar. Dolayısıyla batıl inançlar, psikolojik anlamda belirsizlikle baş etmenin ve zihinsel huzuru korumanın bir yolu olarak işlev görür.” açıklamasını yaptı.

Kaygıyı azaltıp psikolojik dayanıklılığı destekleyebilir!

Stresli veya kriz dönemlerinde batıl inançlara yönelme eğiliminin, psikolojide ‘algılanan kontrol’ kavramıyla açıklandığını kaydeden Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, “İnsan, yaşamı üzerinde kontrol sahibi olduğunu hissettiğinde kaygı düzeyi azalır.” dedi.

Ancak hastalık, ekonomik kriz, iş kaybı ya da duygusal travma gibi zorlayıcı dönemlerde kontrol duygusunun zayıfladığını ifade eden Güven, “Bu noktada batıl inançlar, kişiye psikolojik bir ‘sığınak’ sunar. 2008 ekonomik krizi döneminde yapılan bir araştırmada, belirsizlik yaşayan bireylerin batıl ritüellere daha sık başvurduğu saptanmış. Çünkü uğurlu objeler taşımak veya belirli ritüelleri uygulamak gibi sembolik davranışlar kişinin zihninde güvenlik algısını pekiştirir. Böylece batıl inançlar, kaygıyı düzenleyen, duygusal dayanıklılığı artıran ve belirsizlik karşısında psikolojik istikrarı destekleyen bir araç haline gelir.” şeklinde konuştu.

Batıl inançlara aşırı bağımlılık, öz yeterlilik duygusunu zayıflatıp karar verme kapasitesini azaltabilir!

Batıl inançların, bireyin psikolojik kaynaklarını hem olumlu hem de olumsuz yönde etkileyebileceğine dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bir yandan, batıl inançlar ‘psikolojik destek’ işlevi görerek özgüveni artırabilir. Uğurlu olduğuna inanılan bir nesneyi taşıyan kişi, riskli bir karar anında daha cesur davranabilir. Bu durum, plasebo etkisine benzer. İnanç, bireyin öznel deneyimini ve performansını güçlendirebilir. Ancak aşırı düzeyde batıl inançlara bağımlı olmak, öz yeterlilik duygusunu zayıflatabilir. Birey, kendi yetenekleri yerine ‘dışsal’ faktörlere güvenmeye başladığında bağımsız karar alma kapasitesi azalır. Bu, bilişsel çarpıtmaların devreye girdiği bir süreçtir. Özellikle yüksek düzeyde belirsizlik kaygısı yaşayan kişilerde, batıl inançların karar verme süreçlerini rasyonel temelden uzaklaştırarak uzun vadede psikolojik esnekliği sınırladığı görülmektedir.”

Kültürel normlarla da derin bir ilişki içerisinde…

Batıl inançların, yalnızca bireysel psikoloji ile değil, kültürel normlarla da derin bir ilişki içerisinde olduğuna değinen Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, “Sosyal psikoloji araştırmaları, bireylerin inançlarının önemli bir bölümünün, içinde bulundukları toplumun değerleri ve ritüelleri tarafından şekillendiğini gösteriyor.” dedi.

Bazı toplumlarda ‘13’ sayısının uğursuzlukla ilişkilendirilirken, bazı Asya kültürlerinde ‘8’ sayısının şansı temsil ettiğini hatırlatan Güven, “Bu kültürel farklılıklar, bireylerin günlük tercihlerini, karar verme süreçlerini ve sosyal davranışlarını etkiler. Sosyal öğrenme kuramına göre, bireyler çevrelerinden model aldıkları inanç ve davranışları içselleştirirler. Bu nedenle, toplumsal düzeyde yaygın olan batıl inançlar, bireyler üzerinde sosyal baskı yoluyla daha da güçlenir. Sonuç olarak, kültürel bağlam, batıl inançların benimsenme düzeyini ve bireylerin bu inançları hangi yaşam alanlarına entegre edeceğini doğrudan belirler.” ifadelerini kullandı.

Batıl inançlar nörobiyolojik temellere de sahip!

Nörobilimsel araştırmaların, batıl inançların beynin öğrenme ve ödül mekanizmalarıyla yakından ilişkili olduğunu gösterdiğini aktaran Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, “Beynin dopamin sistemi, ödül beklentisi ve alışkanlık oluşumunda önemli bir rol oynar. Eğer bir kişi belirli bir davranışın ardından olumlu bir sonuç yaşarsa, beyin bu iki olayı birbirine bağlayarak davranışı pekiştirir.” dedi.

Ayrıca, yüksek kaygı seviyelerinde beynin amigdala ve prefrontal korteks bölgeleri arasındaki iletişimin farklılaştığının belirten Güven, bu durumun da tehdit algısının artmasına ve batıl inançlara yatkınlığın yükselmesine neden olduğunu söyledi ve batıl inançların yalnızca kültürel ve psikolojik değil, aynı zamanda nörobiyolojik temellere de sahip olduğuna dikkat çekti.

Batıl inançlar aşırıya kaçtığında ruh sağlığını olumsuz etkileyebilir!

Araştırmaların, batıl inançların belirli sınırlar içerisinde psikolojik faydalar sağlayabileceğini ortaya koyduğunu da ifade eden Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, sözlerini şöyle tamamladı:

“Bu faydalar arasında stres yönetimi, motivasyonun artması ve umut duygusunun güçlenmesi sayılabilir. Örneğin, sporcuların ‘uğurlu’ ritüeller uygulaması, öz güvenlerini artırarak performanslarını dolaylı olarak destekler. Bununla birlikte, batıl inançların aşırıya kaçması psikolojik rahatsızlık riskini beraberinde getirir. Obsesif-kompulsif bozukluk (OKB) benzeri tekrarlayıcı ritüellerin oluşumu, bu aşırılığın bir yansımasıdır. Dolayısıyla batıl inançlar, dengeli düzeyde işlevsel bir başa çıkma stratejisi olabilirken, kontrol kaybına yol açacak boyuta ulaştığında bireyin psikolojik sağlığını olumsuz etkileyebilir.”
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/09/batil-inanclarin-asiriligi-ruh-sagligini-olumsuz-etkiliyor-4166.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/09/batil-inanclarin-asiriligi-ruh-sagligini-olumsuz-etkiliyor-4166.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/09/batil-inanclarin-asiriligi-ruh-sagligini-olumsuz-etkiliyor-4166-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/09/batil-inanclarin-asiriligi-ruh-sagligini-olumsuz-etkiliyor-4166.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/batil-inanclarin-asiriligi-ruh-sagligini-olumsuz-etkiliyor/6416/</link>
			<pubDate>Sat, 13 Sep 2025 23:40:34 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Kalp krizi riski gece saatlerinde artıyor]]></title>
			<description><![CDATA[Toplumda kalp krizi atlatan kişilerin genellikle gece saatlerinde ya da sabaha karşı fenalaştığı konuşulur.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Toplumda kalp krizi atlatan kişilerin genellikle gece saatlerinde ya da sabaha karşı fenalaştığı konuşulur. İlk bakışta bu durum bir tesadüf gibi görünse de aslında gerçek farklıdır. Kalple ilgili rahatsızlıkların gece saatlerinde oluşma riskinin arttığını açıklayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Kardiyoloji Uzmanı Dr. Nermina Alagiç, “03.00-07.00 saatleri arasında kalp krizi veya ritim bozukluğu tehlikesi artar. Bunun temel nedeni vücudumuzun uyku düzenini ayarlayan biyolojik saatimiz sirkadiyen ritmin etkileridir. Bedenimiz, uyanmamızı kolaylaştırmak ve günün stresini kaldırabilmemiz için sabaha karşı kortizol ve katekolamin isimli adrenalin benzeri hormonlar salgılar. Bu hormonlar da tansiyonu, nabzı ve pıhtılaşmayı artırır, damarları daraltır. Dolayısıyla özellikle bu saatlerde damar tıkanıklığı problemi olan hastalarda kalp krizi tehlikesi artar” dedi.

 

Sirkadiyen ritim yani vücudun doğal biyolojik saatinin bozulması, kalp damar sistemi üzerinde çok yönlü olumsuz etkilere neden olabilir. Özellikle gece vardiyasında çalışanlar ve farklı zaman dilimlerine seyahat ederek sıklıkla jet lag yaşayanlar çoğunlukla uykusuz kalır, düzensiz beslenir dolaysıyla da stres hormonları yükselir. Vücut saatinin sürekli bozulmasının, uzun vadede kalp hastalıkları riskini artıracağına dikkat çeken Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Kardiyoloji Uzmanı Dr. Nermina Alagiç, “Tütün kullanımı, hareketsiz yaşam, yüksek kolesterol, obezite gibi risk faktörlerini en aza indirerek sağlıklı yaşam alışkanlıklarıyla kalp sağlığını korumalıyız” dedi.

 

Erken müdahale hayat kurtarıyor 

Kalp krizinde müdahale zamanlamasının çok kritik olduğunun altını çizen Uzm. Dr. Alagiç, “Yalnızca hayata tutunmak için değil kriz sonrasında kalp yetmezliği yaşamamak için de zamanlama çok önemli. Özellikle gece saatlerinde gelişen semptomlarda hastaların zaman kaybetmeden hızlıca bir sağlık merkezine başvurmaları şart. Bu belirtiler; göğüste sıkışma, baskı, yanma tarzında ağrı, ağrının sol kola, çeneye veya sırta yayılması, nefes darlığı, soğuk terleme, baş dönmesi, bayılma, çarpıntı, bilinç değişikliği veya panik hissi olarak sıralanabilir. Hastaların ambulans arandıktan sonra efor sarfetmemeleri gerekir. Sarf edilen efor kalbi daha fazla çalıştıracağı için durumu kötüleştirebilir. Ayrıca fenalaşan ve ambulansı çağıran kişinin, tek başına yaşıyorsa müdahalenin gecikmemesi için dış kapıyı açık bırakması önerilir” dedi.

 

Tedavi edilmeyen uyku apnesi de kalp krizine zemin hazırlıyor

Gece saatlerinde meydana gelen kalp krizinin bir başka sorumlusunun uyku apnesi olduğunu dile getiren Uzm. Dr. Alagiç, “Gece boyunca tekrarlayan üst hava yolu tıkanıklıklarıyla, ara ara nefesin belli sürelerde duraksamasına yol açan uyku apnesi, kalp rahatsızlıklarını tetikleyebilir. Bu yüzden uyku apnesi, kalp damar sağlığı için ciddi bir tehdit oluşturur ve mutlaka tanı alıp tedavi edilmeli” dedi.

 

Uzm. Dr. Alagiç, gece saatlerinde kalp sağlığını korumak için 6 öneri paylaştı.


	Sirkadiyen ritmin korunması için her gün aynı saatte uyuyup uyanmaya özen gösterilmeli.
	Yatmadan önce ağır yemekler, alkol ve kafein tüketiminden uzak durulmalı.
	Fiziksel aktivite genel sağlık için çok önemli olsa da zamanlamasına dikkat edilmeli. Uyku saatine yaklaştıkça bedensel faaliyetlerden kaçınılmalı.
	Nefes egzersizi ve meditasyon gibi stres yönetimi teknikleri ile günlük yaşamın gerginliği azaltılmalı. 
	İlaç kullanan özellikle gece hipertansiyonu olan kişilerde, gece dozlarına dikkat edilmeli.
	Uyku apnesi gibi uyku bozuklukları olan hastalar polisomnografi yani uyku testine başvurulabilir.


 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/09/kalp-krizi-riski-gece-saatlerinde-artiyor-7545.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/09/kalp-krizi-riski-gece-saatlerinde-artiyor-7545.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/09/kalp-krizi-riski-gece-saatlerinde-artiyor-7545-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/09/kalp-krizi-riski-gece-saatlerinde-artiyor-7545.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/kalp-krizi-riski-gece-saatlerinde-artiyor/6410/</link>
			<pubDate>Fri, 05 Sep 2025 11:40:50 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Cep telefonu kamburluğu: Yeni neslin sessiz tehlikesi!]]></title>
			<description><![CDATA[Telefon ve tablet gibi teknolojik cihazların aşırı kullanımının omurgaya zarar verdiğini belirten uzmanlar, özellikle başın öne eğilmesiyle text neck adı verilen bir duruş bozukluğunun ortaya çıktığını söylüyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Telefon ve tablet gibi teknolojik cihazların aşırı kullanımının omurgaya zarar verdiğini belirten uzmanlar, özellikle başın öne eğilmesiyle text neck adı verilen bir duruş bozukluğunun ortaya çıktığını söylüyor.

Bu durum, boyun ve sırt kaslarında gerginlik, baş ağrısı ve hatta fıtık gibi ciddi sorunlara yol açabileceğini kaydeden Beyin, Sinir ve Omurilik Cerrahı Op. Dr. İdris Avcı, “Yanlış oturuş alışkanlığı kalıcı kamburluk veya bel fıtığına yol açabilir.” dedi.

Çocukluk ve ergenlik döneminin omurga gelişiminin en kritik olduğu dönem olarak tanımlayan Op. Dr. İdris Avcı, “Uzun süreli tablet veya telefon kullanımı sırasında eğilme ve kambur durma, büyüme çağındaki kemiklerde şekil bozukluklarına neden olabilir. Omuzlarda öne kapanma, sırt kaslarında dengesizlik, omurgada eğrilikler görülebilir.” uyarısını yaptı. Omurga sağlığını korumak için de önerilerde bulunan Avcı, dik durmanın, düzenli esneme hareketleri yapmanın ve egzersizle karın ve sırt kaslarını güçlendirmenin büyük önem taşıdığını aktardı. 

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beyin, Sinir ve Omurilik Cerrahı Op. Dr. İdris Avcı, telefon, tablet kullanımı ve yanlış oturma alışkanlıkları gibi duruş bozukluklarının omurga sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerinden bahsetti. 

Sürekli başı öne eğmek omurgaya binen yükü artırıyor!

Telefonu başı öne eğerek kullanmanın ‘text neck’ olarak bilinen tabloya yol açacağını dile getiren Beyin, Sinir ve Omurilik Cerrahı Op. Dr. İdris Avcı, “Baş öne eğildikçe omurgaya binen yük artar; örneğin normalde 5–6 kilogram olan baş ağırlığı, 45 derece öne eğildiğinde 20 kilograma kadar çıkabilir.” dedi.

Bu durumun boyun kaslarında aşırı gerginlik, sırt ağrısı, baş ağrısı ve ilerleyen dönemde disklerde yıpranma ve fıtık riskini artırdığını ifade eden Avcı, uzun vadede omurga dizilimini bozarak kalıcı duruş bozukluklarına zemin hazırlayacağını vurguladı.

Duruş bozukluğuyla başlayarak kalıcı hale gelebilir! 

Yanlış oturuş alışkanlığının kalıcı kamburluk veya bel fıtığına yol açabileceğini kaydeden Op. Dr. İdris Avcı, “Özellikle uzun süre masa başında kambur oturmak omurgada kalıcı şekil bozukluklarına neden olabilir.” dedi.

Genç yaşlarda ‘duruş bozukluğu’ şeklinde başlayan kamburluğun, ilerleyen yıllarda kemik yapının uyum sağlamasıyla kalıcı hale geleceğini aktaran Avcı, “Aynı şekilde, sürekli öne eğilerek veya destek almadan oturmak bel bölgesindeki disklerin üzerine fazla yük bindirir. Bu da zaman içinde bel fıtığı gelişimine zemin hazırlayabilir.” açıklamasını yaptı.

Çocukluk ve ergenlikte tablet/telefon kullanımı omurga gelişimini olumsuz etkiliyor!

Çocukluk ve ergenlik dönemini omurga gelişiminin en kritik olduğu dönem olarak tanımlayan Op. Dr. İdris Avcı, “Uzun süreli tablet veya telefon kullanımı sırasında eğilme ve kambur durma, büyüme çağındaki kemiklerde şekil bozukluklarına neden olabilir. Omuzlarda öne kapanma, sırt kaslarında dengesizlik, omurgada eğrilikler görülebilir. Ayrıca hareketsizlik obezite, kas zayıflığı ve genel sağlık sorunlarına da yol açar.” uyarısını yaptı.

Günlük hayatta omurgayı korumak için edinilebilecek basit alışkanlıklara değinen Avcı, sözlerini şöyle tamamladı:

“Dik durmayı unutmayın. Telefonu göğüs hizasında kullanın, başınızı eğmeyin. Çalışma masanızı boyunuza uygun ayarlayın, monitörünüz göz hizasında olsun. Uzun süre oturmayın; her 30–40 dakikada bir kalkıp esneme hareketleri yapın. Düzenli egzersiz yapın. Özellikle core (karın ve sırt) kaslarını kuvvetlendirmek, omurgayı korur. Orta sertlikte yatak kullanın ve uzun süre yüzüstü yatmaktan kaçının.” 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/09/cep-telefonu-kamburlugu-yeni-neslin-sessiz-tehlikesi-7863.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/09/cep-telefonu-kamburlugu-yeni-neslin-sessiz-tehlikesi-7863.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/09/cep-telefonu-kamburlugu-yeni-neslin-sessiz-tehlikesi-7863-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/09/cep-telefonu-kamburlugu-yeni-neslin-sessiz-tehlikesi-7863.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/cep-telefonu-kamburlugu-yeni-neslin-sessiz-tehlikesi/6409/</link>
			<pubDate>Wed, 03 Sep 2025 12:51:10 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[“Başım ağrımıyor, sinüzit değildir” diye düşünmeyin!]]></title>
			<description><![CDATA[Yüzümüzde sinüs olarak adlandırılan boşlukların içinde yer alan mukoza örtüsünün iltihaplanmasıyla karakterize bir hastalık olan sinüzit, yaşam kalitesini oldukça düşürebilen bir hastalık. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Yüzümüzde sinüs olarak adlandırılan boşlukların içinde yer alan mukoza örtüsünün iltihaplanmasıyla karakterize bir hastalık olan sinüzit, yaşam kalitesini oldukça düşürebilen bir hastalık. Sinüs boşluklarının enfeksiyonu olarak da tanımlanan ve akut ile kronik olmak üzere iki gruba ayrılan sinüzitin şiddeti ise hastadan hastaya değişiyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Dilaver Özturan, günümüzde alerjen faktörlerin artması, sigara kullanımı ve  kapalı ortamlarda daha fazla zaman geçirilmesi nedeniyle tüm dünyada kronik sinüzitin görülme sıklığının giderek arttığına işaret ederek, “Özellikle kronik sinüzitin tedavisinde gecikildiğinde enfeksiyonun vücutta yayılması sonucunda ciddi sağlık sorunları gelişebilmektedir. Öyle ki sinüsler göze ve beyne çok yakın organlardır. Dolayısıyla, sinüzit nadiren de olsa göz apseleri, görme kaybı ve menenjit olarak bilinen beyin zarı iltihaplanmasına neden olabilir. Ayrıca, astım tanısı konulan pek çok hastada kronik sinüzit hastalığı eşlik edebilmektedir. Bu, sinobronşial hastalık olarak adlandırılır” diyor. 

 

Belirtiler 2 hafta içinde geçmezse, dikkat! 

Sinüzit tedavi edilmezse tablo gittikçe kronikleşiyor ve ameliyat gerektirecek hale gelebiliyor. Ayrıca ciddi sağlık sorunlarına da yol açabildiği için sinüzitte erken teşhis ve tedavi büyük bir önem taşıyor. Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Dilaver Özturan,  bu nedenle akut sinüzitin belirtileri 2 hafta içinde düzelmezse mutlaka bir hekime başvurmak gerektiği uyarısında bulunarak, “Erken teşhis sayesinde sinüzitin kronikleşmesi önlenebilmekte ve hastaların yaşam kaliteleri yükseltilebilmektedir” diye konuşuyor. 

 

Polenlerden sigara kullanımına…

Akut sinüzit genellikle kış aylarında üst solunum yolu enfeksiyonlarına eşlik ederken, kronik sinüzit ise yaz – kış fark etmeden her mevsim oluşabiliyor. Baş bölgemizde bulunan hava dolu boşluklar olan sinüsler, boğazımızın ve yutağımızın ıslak olmasını sağlayan ve mukus olarak adlandırılan sağlıklı salgılar üretiyorlar.  Mukuslar burun boşluğu kanalıyla boğaz ve yemek borusuna ulaşıyorlar. Sinüslerin içinde yer alan mukoza zarı çeşitli etkenler nedeniyle şiştiğinde bu drenaj bozuluyor ve mukuslar sinüsler içinde birikmeye başlıyorlar. Sinüslerin mukuslarla dolu olması ise virüs, bakteri ile mantarların bu bölgede kolayca üremelerine ve yayılmalarına neden oluyor.  Enfeksiyon başlayınca genel hastalık hali oluşuyor, mukoza zarı daha çok şişerken zamanla polip denilen yapılara da dönüşebiliyor. Klima, sigara kullanımı, polenler ve diğer alerjenler, geniz eti, burun içi deviasyonlar, hava kirliliği ile tozlu ortamlar, sinüzitin gelişimini en çok kolaylaştıran  sebepleri oluşturuyor.  

 

Kronik sinüzit sinsi belirtiler ile seyrediyor! 

Akut sinüzit; baş ağrısı, gözlerde sulanma, ateş, yüz ve gözlerin çevresinde dolgunluk hissi ile burun akıntısı gibi belirtilerle kendini gösteriyor. Kronik sinüzitin ise sinsi belirtilerle seyrettiğini vurgulayan Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Dilaver Özturan, “Örneğin, sinüzitin en temel belirtilerinden olan baş ağrısı kronik sinüzitte gelişmez.  Bu nedenle, kronik sinüzit tanısı konulduğunda hastalarımız ‘Ama benim başım ağrımıyor’ sözleriyle şaşkınlıklarını ifade ederler. Ayrıca kronik sinüzitte, akut sinüzitin tipik belirtilerinin aksine koku ve tat alma kaybı,   burun tıkanıklığı ile geniz akıntısı, öksürük, nefes darlığı ve halsizlik gibi belirtiler ön plandadır” diyor. 

 

Cerrahi müdahale gerekebiliyor! 

Sinüzit tedavisi; hastalığın tipine (akut veya kronik), şiddetine ve sebebine (alerji, anatomik sorun gibi) göre planlanıyor.  Akut sinüzitlerin bir kısmı kendiliğinden düzelebiliyor. Kronik sinüzitin ise mutlaka tedavi edilmesi gerekiyor. Sinüzit, ilaç tedavisi (ateş varsa antibiyotik tedavisi gibi)  ve yaşam tarzı düzenlemeleriyle kontrol altına alınabiliyor. Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Dilaver Özturan, ancak sinüzit bu tedavilerle düzelmiyorsa cerrahi yönteme başvurmak gerektiğini belirterek, “Cerrahi yöntemde temel amaç, sinüs kanallarının açılması ve drenajının, yani sinüslerin içinde yer alan sıvının dışarı çıkarılmasıdır” diyor. Endoskopik cerrahinin tedavide çok kıymetli bir yöntem olduğuna değinen Prof. Dr. Dilaver Özturan, “Bunun nedeni ise endoskopik yöntemin güvenilir bir teknik olması ve bu sayede mukoza kaybı ile kanama gibi sorunlara yol açmamasıdır. Böylelikle ameliyat sonrasında hastanın konforu bozulmaz. Hastalar genel olarak bir veya iki günde normal yaşamlarına dönebilmektedirler” bilgisini veriyor.

 

Sinüziti önlemek için 5 kritik kural!


	Sigara içmeyin, içilen mekanlarda bulunmayın. 
	Kalabalık ve tozlu ortamlardan uzak durun. 
	Bol bol denize girin veya günde 2-3 kez deniz suyu ile burnunuzu yıkayın. 
	Bilinen bir alerjiniz varsa mutlaka tedavi olun.
	Burun eğriliği, geniz eti veya burun konkalarında şişme gibi sorunlarınız varsa, tedavi için hekiminize başvurun. 


 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/08/basim-agrimiyor-sinuzit-degildir-diye-dusunmeyin-1383.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/08/basim-agrimiyor-sinuzit-degildir-diye-dusunmeyin-1383.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/08/basim-agrimiyor-sinuzit-degildir-diye-dusunmeyin-1383-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/08/basim-agrimiyor-sinuzit-degildir-diye-dusunmeyin-1383.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/basim-agrimiyor-sinuzit-degildir-diye-dusunmeyin/6404/</link>
			<pubDate>Thu, 28 Aug 2025 10:38:43 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Ani kalp ölümüne neden olabiliyor! ]]></title>
			<description><![CDATA[Koroner arter hastalığı, kalbi besleyen atardamarların, yani koroner arterlerin, ateroskleroz olarak adlandırılan bir patolojik mekanizmayla yapısal olarak bozulmasını ifade ediyor. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Koroner arter hastalığı, kalbi besleyen atardamarların, yani koroner arterlerin, ateroskleroz olarak adlandırılan bir patolojik mekanizmayla yapısal olarak bozulmasını ifade ediyor. Bu yapısal bozulma çoğu kez damarda akut veya kronik daralma veya tıkanmayla kendini gösterip, hayatı tehdit edebiliyor. Öyle ki tedavi edilmemiş veya kötü yönetilmiş koroner arter hastalığı; ani kalp ölümüne, aritmilere ve kalp yetersizliğine sebep olabiliyor. Üstelik, tüm dünyada ve ülkemizde, ölüm istatistiklerinde, bulaşıcı olmayan hastalıklar listesinin ilk sırasında, iskemik kalp hastalığı (koroner arter hastalığının farklı bir adlandırması)  yer alıyor.  Acıbadem   International Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Dr. Ahmet Arif Ağlar,   bu nedenle   koroner arter hastalığında risk faktörlerine karşı önlem alınmasının yaşamsal öneme sahip olduğuna dikkat çekerek, “2019 yılında yayımlanan bir makalede; yaş, cinsiyet ve genetik etkenler gibi değiştirilemez faktörlerin, hastalığın meydana gelmesindeki öngörücü performansın yüzde 63 ila 80’ini oluşturduğu, değiştirilebilir risk faktörlerinin ise daha sınırlı etkide olduğu belirtilmiştir. Bununla birlikte, değiştirilebilir risk faktörlerinin kontrol altına alınmasıyla, koroner arter hastalığına bağlı klinik olaylarda anlamlı azalmalar olduğu görülmüştür. Düzenli sağlık kontrolleri yapıldığı ve risk faktörleri yönetildiği takdirde koroner arter hastalığına bağlı klinik olaylarda belirgin bir azalma sağlanabilmektedir. Risk faktörlerini yönetmek ise iyi beslenmekten, yeterli fiziksel aktiviteden, sigaradan uzak kalmaktan ve gerekiyorsa ilaç tedavisinden geçmektedir” diyor. 

 

20 yaşında kalp ve damar sağlığına yönelik muayene çok önemli!  

 

 

Koroner arter hastalığı (KAH) çoğu kez belirti vermeden ilerliyor. Dolayısıyla, kalp ve damar sağlığı açısından risk oluşturan faktörlerin araştırılması ve gerekiyorsa ileri tanı yöntemlerinden faydalanılması için şikayet olmasa bile ilgili branşlara başvurulması büyük bir öneme sahip. Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Dr. Ahmet Arif Ağlar, “Bu nedenle, 20 yaşında yapılacak bir doktor başvurusu sonrasında takip zorunluluğu doğmazsa erkekler için 35 yaşında, kadınlar için 45 yaşında tarama muayenesi önerilir. Bu muayenelerden sonra takip sıklığı kişiye özel olarak belirlenir” diye konuşuyor.  

 

 

KORONER ARTER HASTALIĞININ 10 ÖNEMLİ NEDENİ! 

 

Yaş

 

Koroner arter hastalığının yaygınlığı, hem erkeklerde hem de kadınlarda 35 yaşından sonra artış gösteriyor. 40 yaşından sonra KAH geliştirme riski erkeklerde yüzde 49, kadınlarda ise yüzde 32 oranında seyrediyor. Erkeklerde 45 yaşından sonra, kadınlarda ise 55 yaşından sonra risk belirgin olarak artıyor. 

 

Cinsiyet 

 

Erkekler, kadınlara kıyasla daha yüksek koroner arter hastalığı riski altında oluyor.

 

Aile öyküsü 

 

Aile öyküsü de önemli bir risk faktörü. Bir çalışmaya göre; babasında ya da erkek kardeşinde 55 yaşından önce, annesinde ya da kız kardeşinde 65 yaşından önce KAH tanısı konulmuş olması risk faktörü kabul ediliyor. 

 

Hipertansiyon 

 

Arteryal hipertansiyon,  atardamar duvarında oluşturduğu oksidatif ve mekanik stres yoluyla koroner kalp hastalığı için en önemli risk faktörü olarak kabul ediliyor. Her 3 hastadan yaklaşık 1’inde hipertansiyon bulunuyor. 2009 yılında yapılan ve 12 değiştirilebilir risk faktörünün karşılaştırıldığı bir derlemeye göre, hipertansiyon ile sigara kullanımı en fazla ölüme neden olan etkenler olarak öne çıkıyor. 


Hiperlipidemi

 

Hiperlipidemi, iskemik kalp hastalığı için en yaygın ikinci risk faktörü olarak kabul ediliyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, yüksek kolesterol seviyesi yaklaşık 2.6 milyon ölüme neden olmuş. Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Dr. Ahmet Arif Ağlar, yüksek trigliserid seviyelerinin de koroner arter hastalığı ile ilişkilendirildiğini belirterek, “Ancak bu ilişki daha karmaşıktır, çünkü santral obezite, insülin direnci ve kötü beslenme gibi diğer risk faktörlerine göre ayarlandığında bu ilişki zayıflamaktadır. Bu nedenle, trigliseridlerin koroner arter hastalığı üzerindeki izole etkisini belirlemek zordur” bilgisini veriyor.

 

 

Diyabet

 

Prediyabet (Kandaki şeker seviyelerinin normalden yüksek, ancak diyabet tanısı konulacak kadar yüksek olmaması)  ile diyabet; kalp hastalığı ve inmeye yol açabilen önemli risk faktörlerinden. Öyle ki diyabetli erişkin hastalarda kalp  hastalığı oranı, diyabeti olmayanlara kıyasla erkeklerde 2.5 kat,  kadınlarda ise 2.4 kat daha fazla görülüyor. 2017 yılında yapılan bir meta-analiz; Hemoglobin A1C seviyesi yüzde 7.0’nin üzerinde olan diyabet hastalarının, Hemoglobin A1C seviyesi yüzde 7.0’nin altında olanlara kıyasla kardiyovasküler ölüm açısından yüzde 85 oranında daha yüksek riske  sahip olduklarını ortaya koymuş.  

 


Obezite 

 

Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Dr. Ahmet Arif Ağlar, obezitenin koroner kalp hastalığı için bağımsız bir risk faktörü olduğunu belirtiyor. Obezitenin  aynı zamanda hipertansiyon, hiperlipidemi ve diyabet gibi diğer risk faktörlerinin gelişme riskini de artırdığını belirten Dr. Ahmet Arif Ağlar,   “Yakın tarihli bir çalışmada; demografik özellikler, sigara kullanımı, fiziksel aktivite ve alkol alımı gibi değişkenler ayarlandıktan sonra, obezite sorunu yaşayan kişilerin koroner kalp hastalığına yakalanma olasılığının 2 kat daha fazla olduğu  gösterilmiştir” bilgisini veriyor. 

 


Sigara kullanımı

 

Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi'ne (FDA) göre, kardiyovasküler hastalıklar yılda 800 bin ölüme ve 400 bin erken ölüme neden oluyor. Bu ölümlerin sırasıyla yaklaşık 5’te 1’i ve 3’te biri sigara kullanımına bağlı görülüyor. 2015 yılında yapılan bir meta-analiz, sigara kullanımının diyabet hastalarında koroner kalp hastalığı riskini yüzde 50 oranında artırdığını ortaya koymuş. Başka bir 2015 meta-analizi  ise 60 yaş üzerindeki hastalardan sigara kullananların kardiyovasküler hastalık riskinin iki kat arttığını, sigara kullanımını sonlandırmış olanlarda ise riskin yüzde 37'ye düştüğünü  göstermiş. Ayrıca, sigara kullanmayan, ancak pasif olarak sigara dumanına düzenli olarak maruz kalan bireylerde, maruz kalmayanlara kıyasla koroner arter hastalığı riskinin yüzde 25 ila yüzde 30 oranında daha yüksek olduğu belirtiliyor.   

 

Kötü beslenme

 

Doymuş yağ, uzun yıllar koroner kalp hastalığının gelişiminde önemli bir neden olarak görülürken, daha yeni derlemeler bu ilişkiye dair şüpheleri artırıyor ve rafine şekerlerin yeniden öne çıkan temel risk faktörü olduğuna dikkat çekiyor.   Araştırmalar, trans yağların lipit profili, endotelyal fonksiyon, insülin direnci ve enflamasyon üzerindeki olumsuz etkileri yoluyla kardiyovasküler hastalık riskini artırdığını daha net şekilde ortaya koyuyor. Son dönem çalışmalar ve sistematik derlemeler, kırmızı ve işlenmiş et tüketimi üzerine odaklanıyor. Bu çalışmalar; kırmızı et tüketiminin koroner kalp hastalığı ve kardiyovasküler olay riskini yüzde 15 ila 29, işlenmiş et tüketiminin ise yüzde 23 ila 42 artırdığını tutarlı bir şekilde ortaya koyuyor. Çalışmaların çoğunda günlük yaklaşık 50 ila 100 gram tüketim dikkate alınmış.

 

Sedanter yaşam tarzı 

 

Sedanter yaşam tarzının, yani hareketsiz yaşamın, her türlü hastalık için risk faktörü olduğu söylenebilir. Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Dr. Ahmet Arif Ağlar, “Özellikle kalp ve damar sisteminin sağlığı için oluşturduğu tehlikeyi, düzenli egzersizin sağladığı faydaları ortaya koyunca daha iyi anlarız” diyerek sözlerine şöyle devam ediyor: “Egzersiz, koroner arter hastalığının  gelişimini önlemede koruyucu bir faktör. 2004 yılında 52 ülkede, tüm kıtaları temsil eden ve 15 bin 152 vaka ile 14 bin 820 kontrol bireyin katıldığı bir olgu-kontrol çalışmasında, yetersiz fiziksel aktivitenin miyokardiyal enfarktüs üzerindeki riski yüzde 12,2 olarak bulunmuş. Çeşitli gözlemsel çalışmalar, egzersizi kendi tercihleriyle düzenli olarak yapan bireylerin morbidite ve mortalite oranlarının daha düşük olduğunu göstermiş. Bu koruyucu etkinin olası mekanizmaları arasında; endotelyal nitrik oksit üretiminin artması, reaktif oksijen türlerinin daha etkili bir şekilde etkisiz hale getirilmesi ve gelişmiş damar oluşumu (vaskülogenezis) yer almaktadır.” 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/08/ani-kalp-olumune-neden-olabiliyor-6829.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/08/ani-kalp-olumune-neden-olabiliyor-6829.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/08/ani-kalp-olumune-neden-olabiliyor-6829-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/08/ani-kalp-olumune-neden-olabiliyor-6829.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/ani-kalp-olumune-neden-olabiliyor/6399/</link>
			<pubDate>Mon, 25 Aug 2025 19:44:25 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Zayıflama iğneleri kalıcı bir çözüm mü?]]></title>
			<description><![CDATA[Son dönemde popülaritesi artan zayıflama iğneleri, obezite ve fazla kiloyla mücadelede yeni bir umut kaynağı. Ancak bu tedavi yöntemini anlamak ve doğru şekilde kullanmak, sağlık açısından çok önemli. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Son dönemde popülaritesi artan zayıflama iğneleri, obezite ve fazla kiloyla mücadelede yeni bir umut kaynağı. Ancak bu tedavi yöntemini anlamak ve doğru şekilde kullanmak, sağlık açısından çok önemli. Zayıflama iğnelerinin, vücutta yemek yedikten sonra salgılanan ve kan şekerini düzenleyen GLP-1 hormonunun etkilerini taklit ettiğini açıklayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Fulya Akın, “Bu ilaçlar, şekerli ve yağlı yiyecekleri yeme isteğini azaltarak vücut ağırlığı ve yağ kütlesini düşürür. Aynı zamanda; beyindeki iştah merkezini etkileyerek tokluk hissini artırır ve açlığı bastırır. Midenin boşalma hızını yavaşlatarak yiyeceklerin midede daha uzun süre kalmasını sağlar böylece tokluk süresi uzar ve daha az yiyecek tüketilir. Ayrıca kan şekerindeki ani dalgalanmaları önleyerek tatlı krizlerini de azaltabilir” dedi.

 

Zayıflama iğneleri bazı hastalar için uygun olmakla birlikte mutlaka bir doktor kontrolüne ihtiyaç duyar. Potansiyel yan etkiler arasında; mide bulantısı, kusma, ishal veya kabızlık, karın ağrısı, hazımsızlık, baş ağrısı ve yorgunluk olduğunu ifade eden Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Fulya Akın, “Bu ilaçlar, yan etkileri dışında kullanım hatasına bağlı olarak da ciddi problemlere yol açabilir. Yanlış doz, riskli gruplar tarafından kullanım ya da merdiven altı yerlerden temin edilen ilaçlar gibi faktörler nedeniyle hayatı tehdit edebilen hassas bir konudur. Üstelik zayıflama iğneleriyle verilen kiloların kalıcılığının, eş zamanlı yaşam tarzı değişikliklerine bağlı olduğunu unutmamak gerekir. İlaç bırakıldıktan sonra iştah kontrolü mekanizması ortadan kalkacağı için yeniden kilo alımı riski yüksektir” dedi.

 

İlaçlarla birlikte alışkanlıklar da değiştirilmeli

Prof. Dr. Akın, “Çalışmalar, ilacı bırakan kişilerin önemli bir kısmının verdiği kiloları geri aldığını gösterir. Bu nedenle, kullanım süresi boyunca sağlıklı beslenme ve düzenli egzersiz gibi yaşam tarzı değişikliklerinin benimsenmesi, kalıcı kilo kontrolü için kritik. Tek başına enjeksiyon, bir miktar kilo kaybı sağlayabilir ancak sürdürülebilir ve sağlıklı bir kilo yönetimi için yeterli değildir.  Bu ilaçların, iştah eksikliğiyle beraber tokluk hissini artırarak yaşam tarzı değişikliklerini kolaylaştıracağına odaklanmak gerekir. Kalıcı başarı içinse sağlıklı ve dengeli beslenme alışkanlıkları kazanmak, porsiyon kontrolü yapmak ve düzenli fiziksel aktiviteyi hayatın bir parçası haline getirmek şarttır. Aksi takdirde, verilen kiloların geri alınması kaçınılmaz” dedi.

 

Emzirme döneminde uzak durulmalı

Özellikle hamilelik veya emzirme döneminde uzak durulması gereken bir yöntem olduğunu dile getiren Prof. Dr. Akın, “Bu ilaçlar, tiroid kanseri, şiddetli böbrek veya karaciğer yetmezliği, pankreas iltihabı, ciddi kalp hastalıkları ve bazı sindirim sistemi rahatsızlıkları gibi durumlarda da oluşturacağı riskler nedeniyle tercih edilmez. Genellikle; vücut kitle indeksi 30 ve üzerinde olan obez bireyler ve vücut kitle indeksi 27 üzerinde olup obeziteyle ilişkili en az bir ek sağlık sorunu bulunanlarda faydalanılır” ifadelerini kullandı.

 

Kısa sürede verilen kilolar çoğunlukla geri alınıyor

Sosyal medyada karşılaşılan ‘mucize’ sonuçların gerçeği yansıtmadığını söyleyen Prof. Dr. Akın, “Bu tür paylaşımlar; kısa vadeli sonuçlar içeren ve kişisel farklılıkların göz ardı edildiği çarpıtılmış bir tablo sunar. Oysa kilo kaybı hızı kişiden kişiye değişir. Genetik, başlangıç kilosu, metabolizma hızı, eşlik eden hastalıklar ve yaşam tarzı değişikliklerine uyum gibi faktörler kilo verme hızını etkiler. Kısa sürede verilen aşırı kilolar genellikle sürdürülebilir değildir ve hızla geri alınabilir. Sağlıklı kilo kaybı, yavaş ve istikrarlı bir süreçtir. Doktor ve diyetisyen gözetiminde, kişinin genel sağlık durumu ve ihtiyaçları doğrultusunda planlanan kişiye özel bir yaklaşımla mümkündür. Unutulmamalıdır ki, obezite ve fazla kilo tedavisine başlarken gerçekçi beklentilere sahip olmak ve bilimsel verilere dayalı uzman görüşlerini dikkate almak esastır” dedi.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/08/zayiflama-igneleri-kalici-bir-cozum-mu-1647.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/08/zayiflama-igneleri-kalici-bir-cozum-mu-1647.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/08/zayiflama-igneleri-kalici-bir-cozum-mu-1647-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/08/zayiflama-igneleri-kalici-bir-cozum-mu-1647.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/zayiflama-igneleri-kalici-bir-cozum-mu/6395/</link>
			<pubDate>Fri, 22 Aug 2025 11:32:06 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Anne sütünün 10 faydası]]></title>
			<description><![CDATA[Tarih boyunca anne sütü, bebekler için en doğal ve vazgeçilmez besin olarak görülmüştür. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Tarih boyunca anne sütü, bebekler için en doğal ve vazgeçilmez besin olarak görülmüştür. Eski Mısır’dan kalma papirüslerde bile, bebeklerin yalnızca anne sütüyle beslenmesi ve üç yaşına kadar emzirilmesi gerektiği belirtilir. Eski Türklerde de durumun benzer olduğunu hatta bu besinin kutsal sayıldığını dile getiren Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Ayşe Sokullu, “İbn-i Sina’nın ünlü eseri Tıp Kanunu’nda, yenidoğanların mümkün olduğu kadar anne sütü ile beslenmeleri gerektiğine vurgu yapılır. Bu durum 21’inci yüzyılın bilimsel gelişmeleri ışığında da geçerliliğini koruyor; anne sütü, yaşamın ilk altı ayı boyunca başka hiçbir ek gıdaya ihtiyaç duymadan bebeğin tüm ihtiyaçlarını karşılıyor. Bu dönemde bebeğe ek olarak yalnızca D vitamini takviyesi yapılabilir” dedi.

 

Her annenin sütü kendi bebeği için özeldir. Anne sütünde inek sütünde bulunmayan ve laboratuvarda üretilmesi mümkün olmayan 100’den fazla bileşen olduğunun altını çizen Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Ayşe Sokullu, “Ek olarak anne sütünün içeriği, bebeğin değişen ihtiyaçlarıyla birlikte sürekli yenilenir. Örneğin bebeğin birinci ayındaki anne sütü bileşimi, yedinci aydaki sütten farklıdır, hatta sabah ve akşam saatleri bile değişkenlik gösterebilir. Ya da prematüre bir bebeğin sütü ile zamanında doğan bir bebeğin sütü de aynı değildir” açıklamasında bulundu.

Bebeklerde ek gıdalara altıncı aydan sonra başlanması gerektiğini belirten Uzm. Dr. Sokullu, “Ek gıdalara alışma sürecinde temel besin yine anne sütüdür. Dünya Sağlık Örgütü’nün önerisi; ek gıdalarla birlikte, emzirmenin iki yaşa kadar devam ettirilmesidir” dedi.

 

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Ayşe Sokullu, anne sütünün neden mucizevi kabul edildiğini gösteren 10 faydasını sıraladı:

 

Sindirimi kolaylaştırır

Anne sütü, bebeğin hassas ve gelişmekte olan sindirim sistemi için özeldir. İçeriği sayesinde, inek sütüne göre daha rahat sindirilir. Genel olarak anne sütü ile beslenen bebeklerde ishal veya kabızlık gibi problemler neredeyse hiç görülmez, oluşan özel bağırsak florası bebekleri enfeksiyonlardan korur.

 

Bebeklerin böbreklerini yormaz

Anne sütünün tuz ve protein oranı, inek sütüne kıyasla daha azdır. Bu özelliğiyle, yenidoğanın gelişmekte olan böbreklerine daha uygundur.

 

Alerji riskini minimize eder

Mama ile beslenen bebeklere kıyasla gıda alerjileri daha az görülür.

 

Kalsiyum ve demir emilimini artırır

Anne sütündeki kalsiyum ve demir, inek sütü bazlı mamalara göre daha iyi emilerek bebeğin kan dolaşımına katılır. Anne sütü alan bebeklerde demir eksikliği daha az görülür.

 

 

Pişiği azaltır

Anne sütü ile beslenen bebeklerde pişik görülme oranı daha azdır.

 

Bağışıklığı güçlendirir

Anne sütü bebeği çeşitli hastalıklardan korur, bağışıklık sistemini güçlendirir. Anne sütü ile beslenen bebeklerde, kulak iltihabı, soğuk algınlığı gibi hastaneye yatmayı gerektirecek mikrobik hastalıklarla daha nadir karşılaşılır.

 

Obeziteden korur

Anne sütünün bebeği obeziteden koruduğuna dair bilimsel çalışmalar bulunur.

 

Anne ile kurulan bağı güçlendirir

Emzirme sırasında anne ile bebek arasında çok özel bir bağ kurulur. Kurulan bu bağ, bebeğin psikolojik gelişimine katkı sağlar.

 

Kullanıma hazır ve ekonomiktir

Anne sütü her zaman kullanıma hazır, temiz ve ideal sıcaklıktadır. Aynı zamanda formül mamalar ile karşılaştırıldığında çok daha ekonomik bir seçenektir.

 

Anne sağlığını destekler

Anne sütünün anne sağlığı için de pek çok faydası vardır. Emziren annelerde meme ve rahim kanserlerine, emzirmeyenlere oranla daha az rastlanılır.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/08/anne-sutunun-10-faydasi-2796.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/08/anne-sutunun-10-faydasi-2796.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/08/anne-sutunun-10-faydasi-2796-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/08/anne-sutunun-10-faydasi-2796.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/anne-sutunun-10-faydasi/6390/</link>
			<pubDate>Wed, 20 Aug 2025 21:08:14 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Çocuğunuz solaksa dikkat!]]></title>
			<description><![CDATA[Solaklık, doğuştan geldiğini belirten uzmanlar hem genetik hem de çevresel etkenlerle şekillenen bir özellik olduğunu söylüyor. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Solaklık, doğuştan geldiğini belirten uzmanlar hem genetik hem de çevresel etkenlerle şekillenen bir özellik olduğunu söylüyor. 

Beyin yarımküreleri arasındaki iletişimin solaklarda daha esnek olmasının, onların zaman zaman farklı bilişsel stratejiler geliştirmesine katkı sağlayabildiğini aktaran Uzman Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Solak bireylerin genel zeka düzeyi veya öğrenme becerilerinde belirgin bir fark yok.” dedi. Çocukların baskın ellerini değiştirmeye zorlanmasının nörogelişimsel süreçte dikkat dağınıklığı ve motor beceri sorunlarına yol açabildiğine dikkat çeken Alp, solak bireylerde bazı nörolojik hastalıklara yatkınlığın daha fazla olup olmadığı konusunda ise bilimsel tartışmaların devam ettiğini açıkladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, solaklığın beyin işleyişi, genetik ve çevresel faktörlerle ilişkisi, nörogelişimsel etkileri, yaratıcılık ve zeka ile bağlantısı hakkında bilgi verdi.

El tercihi doğuştan gelen, genetik ve çevresel etkenlerle şekillenen bir özellik!

El tercihinin doğuştan gelen, büyük oranda beynin işleyişine bağlı bir özellik olduğunu ifade eden Uzman Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Beynimizin motor komutları veren bölümleri, özellikle de karşı beyin yarımküresiyle çalışan motor korteks, hangi elimizi baskın kullandığımızı belirler.” dedi.

Sağ elini kullananların motor sisteminin genellikle sol beyin yarımküresiyle daha aktif çalışırken, solaklarda bu durumun çoğunlukla tersi olduğunu aktaran Alp, “Solaklık genetik faktörlerden de etkilenir. Ailede solak bireylerin bulunması, çocuğun da solak olma ihtimalini artırır. Ancak bu aktarım matematiksel olarak öngörülebilir bir şekilde gerçekleşmez. Genetik yatkınlık kadar, çevresel etkenler ve hatta doğum öncesi gelişim süreci de belirleyicidir. Yani bir çocuk, genetik olarak solaklığa eğilimli olabilir, ancak çevresel baskılar ya da nörogelişimsel faktörler onun sağ el kullanmasını da şekillendirebilir.” şeklinde konuştu.

Solaklarda dil işlevleri daha esnek dağılıyor!

Beynimizin vücudun karşı tarafını kontrol ettiğini hatırlatan Uzman Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Dolayısıyla solak bir birey yazı yazarken ya da bir işi sol eliyle yaparken, beyninin sağ yarımküresi daha yoğun çalışır. Fakat işin ilginç yanı şu, solak bireylerin beyin yapısında, özellikle sağ ve sol beyin yarımküreleri arasındaki iletişimi sağlayan ‘korpus kallozum’ gibi bazı yapılarda daha fazla bağlantı gözlemlenmiştir.” dedi.

Dil gibi karmaşık işlevlerde, sağlak bireylerde genellikle sol beyinin daha baskın olduğunu kaydeden Alp, solaklarda ise bu dağılımın daha esnek olduğunu, bazı solakların dili sağ beyinle işlediğini, bazılarının ise her iki beyni birlikte kullandıklarını vurguladı. Alp, bu esnekliğin, onların farklı bilişsel stratejiler geliştirmesine de olanak tanıyabildiğini aktardı.

Solak bireylerin genel zeka düzeyi veya öğrenme becerilerinde belirgin bir fark yok!

Solak bireylerin genel zeka düzeyi veya öğrenme becerilerinde belirgin bir fark olmadığına dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Ancak beynin bilgiyi işleme biçimindeki farklılıklar nedeniyle, zaman zaman bazı avantajlar veya farklı yollar izlenebilir. Örneğin solak bireyler bazı görevlerde daha üretken, daha farklı düşünebilen bireyler olarak tanımlanır. Bu, beynin iki yarımküresi arasındaki daha dengeli ya da farklı iletişim yollarından kaynaklanıyor olabilir. Bazı araştırmalar, solakların uzamsal becerilerde, örneğin harita okuma ya da şekil tanımada daha başarılı olabileceğini öne sürüyor. Ancak bunlar tüm solaklar için geçerli genel kurallar değildir; bireysel farklılıklar her zaman ön plandadır.”

Nörolojik hastalıklarda solaklık, tek başına bir risk faktörü değil! 

Solak bireylerde bazı nörolojik hastalıklara yatkınlığın daha fazla olup olmadığı konusunda bilimsel tartışmaların devam ettiğini dile getiren Uzman Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Ancak bazı araştırmalar solaklık ile bazı nörolojik veya gelişimsel farklılıklar arasında ilişki olabileceğini gösteriyor.” dedi.

Disleksi, dikkat eksikliği ya da şizofreni gibi sorunların solak bireylerde biraz daha yüksek oranda rapor edildiğini belirten Alp, “Ancak burada önemli olan şu: Solaklık, tek başına bir risk faktörü değildir. Beyindeki bazı farklı yapılanmalar, hem solaklığı hem de bu tür hastalıklarla ilişkili olabilecek bilişsel örüntüleri beraberinde getirebilir. Yani bu, neden-sonuç ilişkisi değil, daha çok ‘ortak bir yolun kesişimi’ gibi düşünülebilir.” açıklamasını yaptı.

Çocuğun baskın elini değiştirmeye zorlamak, nörogelişimsel süreçte çeşitli zorluklara yol açabilir!

El tercihinin, doğumdan sonra yavaş yavaş netleşen bir özellik olduğuna işaret eden Uzman Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Genellikle 3 ila 6 yaş arasında baskın el belirginleşir. Bazı çocuklar bu süreçte başlangıçta sol elini daha fazla kullansa da zamanla sağ eli tercih etmeye başlar. Bu dönüşüm bazen doğal gelişimin parçasıdır, bazen de çevresel yönlendirmelerle olur.” dedi.

Beynin oldukça esnek bir yapıda olduğunu ve özellikle çocukluk döneminde kullanılan elin sinirsel temsili güçlendiğini vurgulayan Alp, şunları söyledi:

“Ancak bu dönüşüm dış baskılarla oluyorsa, örneğin çocuk yazı yazarken sol eliyle yazmak istiyor ama sağ elle yazmaya zorlanıyorsa, bu durum çocuğun nörogelişimsel sürecinde bazı zorluklara yol açabilir. Bu tür zorlamalar, yazı yazma güçlüklerinden ince motor becerilerde gerilemeye kadar uzanan çeşitli etkiler yaratabilir. Hatta bazı durumlarda dikkat dağınıklığı veya konuşma akıcılığı sorunları da gözlemlenmiştir.

Ancak burada önemli bir ayrım yapılmalı. Günlük yaşamdaki bazı alışkanlıklar, örneğin yemek yeme gibi pratik davranışlar, bireyin el tercihi ne olursa olsun zamanla sağ elle de yapılabilir hale gelebilir. Nitekim, bir davranışın motor düzeyde kolayca öğrenilebilmesi ile bireyin baskın motor elini değiştirmek aynı şey değildir. El tercihi bir yönelimdir, alışkanlıklar ise öğrenilebilir ve şekillendirilebilir.”

Solaklar daha mı yaratıcı? 

Solaklık ile yaratıcılık ya da sanatkârlık arasında bir ilişki olup olmadığı konusunda değinen Uzman Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Bilimsel çalışmalarda zaman zaman sol elini kullanan bireylerin problem çözme yaklaşımlarında veya sanatsal ifade alanlarında biraz daha farklı yollar izleyebildiği gözlemlenmiş. Özellikle görsel-uzamsal algı, özgün düşünme stratejileri gibi alanlarda bazı eğilimler söz konusu olabiliyor. Ama bu, her solak bireyin sanatla iç içe olduğu ya da mutlaka farklı düşündüğü anlamına gelmiyor.” dedi.

Beynin iki yarımküresi arasındaki iletişimin solak bireylerde daha esnek olabildiğinin düşünüldüğünü dile getiren Alp, “Bu da bazı durumlarda olaylara farklı açılardan bakabilmelerine katkı sağlayabilir. Elbette bu her birey için geçerli değil; kişisel yatkınlıklar ve çevresel faktörler burada çok belirleyici. Kısacası, bu alanda bazı ilginç bulgular var ama doğrudan bir sebep-sonuç ilişkisi kurmak için elimizde yeterince net veri yok.” diyerek sözlerini tamamladı. 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/08/cocugunuz-solaksa-dikkat-1362.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/08/cocugunuz-solaksa-dikkat-1362.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/08/cocugunuz-solaksa-dikkat-1362-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/08/cocugunuz-solaksa-dikkat-1362.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/cocugunuz-solaksa-dikkat/6389/</link>
			<pubDate>Wed, 20 Aug 2025 21:06:35 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Hidrosefalide şant cerrahisi en yaygın tedavi yöntemi!]]></title>
			<description><![CDATA[Hidrosefalinin, beyinde su birikmesi sonucu ortaya çıkan ciddi bir durum olduğunu belirten uzmanlar, tedavisinde en yaygın yöntemin şant cerrahisi olduğunu söylüyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Hidrosefalinin, beyinde su birikmesi sonucu ortaya çıkan ciddi bir durum olduğunu belirten uzmanlar, tedavisinde en yaygın yöntemin şant cerrahisi olduğunu söylüyor.

Şantın, beyin içindeki sıvıyı karın boşluğuna taşıyan kapalı bir sistem olduğunu aktaran Beyin, Sinir ve Omurilik Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Onur Yaman, “Ameliyat genel anestezi altında ortalama 45 dakika sürer. Çoğu hasta 1-2 gün hastanede kaldıktan sonra taburcu edilir.” dedi. Takip ve kontrollerin, olası tıkanma veya enfeksiyon gibi komplikasyonların erken fark edilmesi için kritik öneme sahip olduğuna dikkat çeken Yaman, uygun hasta seçimi ve deneyimli cerrahi ekibin, şant ameliyatının başarısında en önemli faktörler olduğunu vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beyin, Sinir ve Omurilik Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Onur Yaman, hidrosefali tedavisinde uygulanan şant ameliyatının nasıl yapıldığını, hangi hastalara uygulandığını, ameliyat sonrası takip ve risklerini anlattı. 

Hidrosefali tedavisinde en yaygın uygulanan yöntemlerden biri şant cerrahisi…

Beyinde su toplanması olarak bilinen hidrosefalinin, beyin içerisindeki beyin omurilik sıvısının (BOS) normal akışının bozulması sonucu ortaya çıkan bir durum olduğunu aktaran Prof. Dr. Onur Yaman, “Bu sıvı, beyin içindeki ventrikül adı verilen boşluklarda üretilir ve dolaşır. Hidrosefali tedavisinde en yaygın uygulanan yöntemlerden biri şant cerrahisidir.” dedi.

Şantın kapalı, plastik bir sistem olup sıvının bir bölgeden başka bir bölgeye taşınmasını sağladığını dile getiren Yaman, “Proksimal (yakın) ucu beynin ventrikül boşluğuna, distal (uzak) ucu ise genellikle karın boşluğuna yerleştirilir. Arada ‘valf’ adı verilen, sıvı akışını kontrol eden bir mekanizma bulunur.” açıklamasını yaptı.

Şant cerrahisi çocuklarda ve yetişkinlerde uygulanabilir!

Şant ameliyatının hidrosefali tanısı almış hastalarda, özellikle akut vakalarda ilk başvurulan cerrahi yöntem olduğunu ifade eden Prof. Dr. Onur Yaman, “Çocukluk ya da erişkin döneminde edinsel nedenlerle (travma, travma sonrası beyin kanaması, tümör gibi) BOS akışının bozulduğu durumlarda uygulanabilir.” dedi.

Ayrıca yeni doğanlarda ya da erken çocukluk döneminde doğuştan hidrosefali vakalarında da şant cerrahisinin tercih edildiğini kaydeden Yaman, öncelikle hidrosefaliye yol açan nedenin ortadan kaldırılmaya çalışıldığını, ardından şant cerrahisinin planlandığını aktardı.

Ameliyat sonrası takip önemli!

Şant ameliyatının genel anestezi altında ameliyathane koşullarında yapıldığını belirten Prof. Dr. Onur Yaman, “Beyin içerisindeki ventrikül boşluğundaki sıvının karın boşluğuna taşınabilmesi için sistem yerleştirilir. Bunun için kafatasında belirli bir noktadan küçük bir kesi açılır, ventrikül içine proksimal uç yerleştirilir. Distal uç ise genellikle batının sağ tarafına, küçük bir kesiyle yerleştirilir. Şant sistemi kapalı olmalıdır; cilt altından geçirilen bir tünelle iki uç birleştirilir. Arada sıvı akışını kontrol eden valf bulunur. Tüm işlem ortalama 45 dakika sürer.” dedi.

Ameliyat sonrası hastalar genellikle 1-2 gün hastanede takip edildiğini ve üçüncü gün civarında taburcu edildiğini kaydeden Yaman, şöyle devam etti:

“Yaraların iyileşmesi, hastanın yaşına bağlı olarak 7 ila 10 gün sürer. İlk kontrol ameliyattan bir ay sonra yapılır. Ardından herhangi bir sorun yoksa yıllık kontrollere geçilir. Takiplerde öncelik klinik değerlendirmedir. Ailelere veya erişkin hastalara, normal yaşamlarına devam edebilecekleri bilgisi verilir. Ancak şant tıkanması veya bozulması gibi durumlarda baş ağrısı, baş dönmesi, bulantı, kusma, dengesizlik, bilinç bulanıklığı gibi şikâyetler görülebilir. Bu belirtiler ortaya çıktığında mutlaka hekime başvurulmalıdır.”

En önemli risk, şanta bağlı komplikasyonlar!

Şantların ömürlük olabileceğini aktaran Prof. Dr. Onur Yaman, “Eğer enfeksiyon, tıkanma veya bozulma gibi komplikasyonlar gelişmezse değiştirilmesine gerek yoktur.” dedi.

Ancak bu tür sorunların ortaya çıkması durumunda revizyon ameliyatı yapılması gerektiğini vurgulayan Yaman, “Şant enfeksiyonu şüphesinde yüksek ateş ve enfeksiyon belirtileri değerlendirilir, gerektiğinde şanttan örnek alınarak enfekte olup olmadığı test edilir. Şant cerrahisi invaziv bir işlemdir. Beyin dokusu içerisinden geçerken nadiren kanama veya sinir dokusunda hasar oluşabilir. Ayrıca cerrahi sonrası kanamalar görülebilir. En önemli riskler, sistemin enfekte olması ve kapalı sistemde sıvı tahliyesinin bozulması gibi şanta bağlı komplikasyonlardır.” şeklinde konuştu.

Ameliyat sonrası düzenli takip kritik öneme sahip! 

Şant ameliyatının, hidrosefali tedavisinde yaşam kalitesini artıran ve çoğu hastanın normal bir birey gibi hayatını sürdürmesini sağlayan etkili bir yöntem olduğunun altını çizen Yaman, sözlerini şöyle tamamladı:

“Ameliyat sonrası düzenli takip, olası komplikasyonların erken fark edilmesi açısından kritik önem taşır. Enfeksiyon, tıkanma veya sistem bozulması gibi durumlarda hızlı müdahale ile şantın revizyonu yapılabilir. Uygun hasta seçimi, deneyimli cerrahi ekip ve düzenli kontroller, başarılı bir tedavi sürecinin anahtarlarıdır.”
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/08/hidrosefalide-sant-cerrahisi-en-yaygin-tedavi-yontemi-8133.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/08/hidrosefalide-sant-cerrahisi-en-yaygin-tedavi-yontemi-8133.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/08/hidrosefalide-sant-cerrahisi-en-yaygin-tedavi-yontemi-8133-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/08/hidrosefalide-sant-cerrahisi-en-yaygin-tedavi-yontemi-8133.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/hidrosefalide-sant-cerrahisi-en-yaygin-tedavi-yontemi/6385/</link>
			<pubDate>Sat, 16 Aug 2025 23:35:23 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Otoimmün hastalıklar hayat kalitesini etkiliyor!]]></title>
			<description><![CDATA[Otoimmün hastalıklar, bağışıklık sisteminin sağlıklı hücrelere saldırmasıyla ortaya çıktığını belirten uzmanlar, durumun hayati tehlikeye bile neden olabileceğini söylüyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Otoimmün hastalıklar, bağışıklık sisteminin sağlıklı hücrelere saldırmasıyla ortaya çıktığını belirten uzmanlar, durumun hayati tehlikeye bile neden olabileceğini söylüyor.

Otoimmün hastalıkların kesin nedeni bilinmediği için kesin bir tedavisi de olmadığını aktaran Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Tedavi yöntemi olarak immün sistemi baskılayan ilaçlar kullanılır. Bu şekilde bağışıklık sisteminin sağlıklı hücre veya organlara saldırması önlenebilir.” dedi. Atamer ayrıca, bu durumun enfeksiyonlara karşı direnci azaltabileceğinden ilaçların düzenli doktor kontrolünde kullanılmasının önemine vurgu yaptı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, otoimmün hastalıklarda kullanılan tedavi yöntemleri ve bu yöntemlerin bağışıklık sistemi üzerindeki etkileri hakkında bilgi verdi.

Otoimmün hastalıklar hayati tehlike oluşturabilirler

Sağlıklı bir bağışıklık sisteminin görevinin vücudu hastalıklara ve enfeksiyonlara karşı korumak olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Otoimmün hastalıklar bağışıklık sisteminin sağlıklı hücrelere, dokulara ve organlara saldırması sonucu ortaya çıkar. Otoimmün hastalıklar vücudun herhangi bir bölümünü etkileyebilirler ve hayati tehlike oluşturabilirler.” dedi.

Normal bağışıklık sisteminin yalnızca vücuda zararlı olabilecek virüsler, bakteriler veya mantar gibi patojenlere etki ettiğini dile getiren Atamer, “Her vücut hücresi, hücre zarında vücuda ait olarak belirlediği bir moleküler tanıda bulunur. Bağışıklık sistemi yabancı hücre ayrımı yapamadığında vücudun kendi doğal hücrelerine saldırır ve otoimmün hastalık dediğimiz durum ortaya çıkar. Tanımlanan seksenden fazla otoimmün hastalık bulunur.” şeklinde konuştu. 

Otoimmün hastalıkların kesin nedeni bilinmediği için kesin tedavisi yok

Tedavi yöntemi olarak immün sistemi baskılayan ilaçlar kullanıldığını aktaran Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Bu şekilde bağışıklık sisteminin sağlıklı hücre veya organlara saldırması önlenebilir. Fakat bağışıklık sisteminin baskılanması enfeksiyonlara karşı direnci azalır.” dedi.

Direncin azalmasıyla fırsatçı enfeksiyonların harekete geçebileceğini ifade eden Atamer, “Bu nedenle bu tür hastalıkların tedavisine başlanmadan önce detaylı tetkikler yapılarak vücudun enfeksiyonlara karşı dirençli olup olmadığının kontrol edilmesi gerekir. Eğer yeteri kadar dirençli değilse uygun noktaya gelindikten sonra ilaç kullanımına başlanmalı. Bu ilaçlar hastalığı yok etmezler, hastalığa neden olayları baskılarlar. Bu nedenle tedavileri uzun sürer. Otoimmün hastalıkların kesin nedeni bilinmediği için kesin tedavisi yoktur.” açıklamasını yaptı.

Tedavilerin hastalığı baskıladığı için kişinin yaşam kalitesini arttırarak şikayetlerini azalttığını ve hastanın kendini daha iyi hissetmeye başlayacağını da sözlerine ekleyen Atamer, ilaçların sürekli hekim kontrolünde kullanılması gerektiği konusunda uyardı.

Gen tedavisi otoimmün hastalıklara ümit olabilir!

Otoimmün hastalıkların tedavilerinin bir takım yan etkileri olabileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Nadir de olsa kanser vakalarında artış, enfeksiyonlara karşı eğilim görülebiliyor. Bu nedenle kesin bir tedavi de olmadığı için alternatif tıp kullanabiliyor.” dedi.

Gelecekte gen tedavisi yöntemlerinde gelişmeler beklendiğine işaret eden Atamer, “Yeni bir tedavi yöntemi olarak gen tedavisinden bahsedebiliriz. İlerleyen yıllarda otoimmün hastalıklara neden olan etken tam olarak bulunursa hastalıkların kesin tedavi yöntemi de bulunabilir.” diyerek sözlerini tamamladı.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/04/otoimmun-hastaliklar-hayat-kalitesini-etkiliyor-8598.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/04/otoimmun-hastaliklar-hayat-kalitesini-etkiliyor-8598.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/04/otoimmun-hastaliklar-hayat-kalitesini-etkiliyor-8598-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/04/otoimmun-hastaliklar-hayat-kalitesini-etkiliyor-8598.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/otoimmun-hastaliklar-hayat-kalitesini-etkiliyor/6328/</link>
			<pubDate>Tue, 01 Apr 2025 19:06:44 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Bipolar bozuklukta doğru tanı ve düzenli tedavi önemli!]]></title>
			<description><![CDATA[Bipolar bozukluğun ‘iki uçlu ruhsal bozukluk’ olarak bilindiğini belirten uzmanlar, bu bozuklukta depresif ve manik dönemler görüldüğünü söylüyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Bipolar bozukluğun ‘iki uçlu ruhsal bozukluk’ olarak bilindiğini belirten uzmanlar, bu bozuklukta depresif ve manik dönemler görüldüğünü söylüyor.

Erkeklerde daha erken yaşlarda bipolar bozukluk görülme riski olduğunu dile getiren Psikiyatri Uzmanı Dr. Emine Yağmur Zorbozan, “Bipolar bozukluğun tedavisi için ilk olarak doğru teşhis koyulması önemli. Tanı koyulduktan sonra ataktaki kişinin tedavisi ve atağı geçmiş iyileşmiş kişilere yönelik tedaviler olarak süreç başlatılır.” dedi. Tedavide ilaç ve psikoterapinin temel yöntemler olduğunu ve bazı durumlarda hastane yatışı gerekebildiğini vurgulayan Zorbozan, tedavinin doktor kontrolünde düzenli sürdürülmesinin önemine dikkat çekti.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Feneryolu Tıp Merkezi Psikiyatri Uzmanı Dr. Emine Yağmur Zorbozan, 30 Mart Bipolar Günü kapsamında bipolar bozukluğun belirtileri, teşhis süreci ve atak dönemlerine göre tedavi yaklaşımları hakkında bilgi verdi.

Erkeklerde bipolar bozukluk gelişme riski daha erken başlayabiliyor!

Bipolar bozukluğun halk arasında ‘iki uçlu ruhsal bozukluk’ olarak bilindiğini dile getiren Dr. Emine Yağmur Zorbozan, “Kadınlarda 35’li yaşlardan erkeklerde ise 20’li yaşlardan sonra başlayabilir.” dedi.

Bipolar bozukluğun depresif ve manik dönemler olarak ayrıldığını aktaran Zorbozan, “Depresif dönem kişinin normalden daha mutsuz, daha üzgün ve yetersiz hissettiği dönemdir. Manik dönem ise olduğundan daha mutlu, daha kendini yukarıda gördüğü dönemdir.” açıklamasını yaptı.

Bipolar bozuklukta tedavi yaklaşımı atak dönemlerine göre belirleniyor!

Bipolar bozukluğun tedavisi için ilk olarak doğru teşhis koyulmasının önemine vurgu yapan Dr. Emine Yağmur Zorbozan, “Birey çeşitli testlere tabii tutulmalı. Tanı koyulduktan sonra iki türlü tedavi yöntemi vardır. Bunlar ataktaki kişinin tedavisi bir diğeri ise atağı geçmiş iyileşmiş kişilere yönelik tedavilerdir.” dedi.

Hastalara genelde ilaç ve psikoterapi uygulandığını ifade eden Zorbozan, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Depresif dönemde intihar gibi düşünceleri olan hastaların, genellikle hastaneye yatmasını uygun görüyoruz. Bu tarz düşünceleri olan kişiler belli aralıklarla muayene edilmeli. Ataklar azaldıkça ilaçların dozu da düşürülür. Depresyon tedavisinde süreç bu şekilde ilerler.

Manik epizod dönemde ise kişiler normalden daha mutlu, enerjik hisseder ve coşkulu olur. Ama bu durum her zaman olumlu sonuçlanmaz. Bu dönemde birçok sorunla karşı karşıya gelinebilir. Manik hastalara da genelde hastane yatışı önerilir. Günlük ilaç tedavileri ve psikoterapiler uygulanır. Hipomanik olan hastalarda ise genellikle hastane yatışına gerek duyulmaz.”

Tedavinin düzeni ve doktor kontrolünde ilerlemesi önemli!

Kişilerin atakları geçtikten sonra ilaçlarını ve doktor muayenelerini ihmal etmemeleri gerektiğinin altını çizen Dr. Emine Yağmur Zorbozan, “Tedavi kişiye özel olarak uygulanır. İyileştikten sonrada ilaçları kesmemek gerekir. Bu tür hastalıklarda zaman içinde ilaç kesme denemeleri yapılır. Bu süreçte aile ile iletişim halinde olunması gerekir.” uyarısını yaptı.

Kişi, hastalık evresini geçerek iyileşmeye başlayıp eski haline döndüğünde, kişiye yaşadığı hastalığın iyi bir şekilde anlatılması ve ilaçları hakkında bilgi verilmesi gerektiğine dikkat çeken Zorbozan sözlerini şöyle tamamladı:

“Önemli nokta tedavinin düzeni ve doktor kontrolünde ilerlemesidir. Belli bir süre sonra mevcut hastalıkta bir iyileşme olmuyorsa ilk yapılması gereken tanıyı gözden geçirmektir. Tanının doğru konulması, doğru ilacın kullanılması ve kişiye etkin bir doz verilmesine rağmen iyileşme görülmüyorsa ilaç değiştirilmeli veya güçlendirilmeli. Bunlara ek olarak psikoterapiler, sosyal destek ve kişinin kendini rehabilite etmesi gibi birtakım faktörler de değerlendirilmeli.” 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/bipolar-bozuklukta-dogru-tani-ve-duzenli-tedavi-onemli-5462.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/bipolar-bozuklukta-dogru-tani-ve-duzenli-tedavi-onemli-5462.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/bipolar-bozuklukta-dogru-tani-ve-duzenli-tedavi-onemli-5462-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/bipolar-bozuklukta-dogru-tani-ve-duzenli-tedavi-onemli-5462.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/bipolar-bozuklukta-dogru-tani-ve-duzenli-tedavi-onemli/6289/</link>
			<pubDate>Sat, 29 Mar 2025 00:14:54 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Safra taşları hakkında doğru sanılan 12 yanlış bilgi!]]></title>
			<description><![CDATA[Sindirim sisteminin önemli bir parçası olan safra kesesinde oluşan taşlar; şişkinlik, karında rahatsızlık hissi ve dolgunluk gibi hazımsızlık sorunlarıyla ilk sinyalleri veriyor. Her safra kesesi taşının ameliyat gerektirmediğine dikkat çeken Acıbadem Kartal Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Murat Gönenç “Safra taşları bir sebep değil bir sonuçtur. Esas sorun taşın kendisi değil, safra kesesinin hasta olmasıdır” diyerek safra taşları konusunda toplumda yanlış bilinen doğruları anlattı. 

]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Sindirim sisteminin önemli bir parçası olan safra kesesinde oluşan taşlar; şişkinlik, karında rahatsızlık hissi ve dolgunluk gibi hazımsızlık sorunlarıyla ilk sinyalleri veriyor. Her safra kesesi taşının ameliyat gerektirmediğine dikkat çeken Acıbadem Kartal Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Murat Gönenç “Safra taşları bir sebep değil bir sonuçtur. Esas sorun taşın kendisi değil, safra kesesinin hasta olmasıdır” diyerek safra taşları konusunda toplumda yanlış bilinen doğruları anlattı. 

 

Safra taşı yalnızca safra kesesinde olur: Taşlar, safra kesesi dışındaki  safra yollarında da oluşabiliyor. Safra sistemini bir ağaca benzeterek anlatan Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Murat Gönenç, küçük ve orta boy dallarının karaciğerin içinde, büyük dallarının ve gövdesinin karaciğerin dışında yerleşik olduğunu söylüyor. Safra kesesi de karaciğerin dışında yer alan safra yollarının bir parçasını oluşturuyor. Safra ağacı karaciğerde üretilen safranın geçici olarak depolanarak bağırsağa aktarılması görevini üstleniyor. Bu ağacın herhangi bir bölgesinde safra taşı oluşsa da büyük bir kısmı safra kesesinde gelişiyor.

 

Safra taşı sadece yaşlılarda görülür: Safra taşları her yaş grubunda görülebiliyor. Ancak yaş ilerledikçe risk artıyor. 40 yaşından sonra görülme sıklığı yükseliyor. Bunun yanı sıra obezite, genetik yatkınlık ve bazı kronik hastalıklar da safra taşı oluşumuna zemin hazırlayabiliyor.

 

Safra taşı her zaman şikayete neden olur: Safra taşları her zaman belirti vermediğinden şikayete de yol açmayabiliyor. O nedenle rutin kontroller sırasında bazen tesadüfen tespit edilebiliyor. Safra taşlarında en sık görülen şikayet ise şişkinlik, karında rahatsızlık hissi ve dolgunluk gibi hazımsızlık sorunları oluyor. Acil durumlarda, sağ omuza ve sağ kürek kemiğinin altına doğru yansıyan şiddetli karın ağrısı, ateş ve sarılık gibi şikayetler görülüyor. Ultrasonografi ile kolayca tanı konulsa da safra ağacının diğer kısımlarındaki taşlar ve şüphe duyulan diğer hastalıkların teşhisi için bazı ek tetkikler gerekebiliyor.

 

Safra taşları belirtilerden hemen anlaşılabilir: Safra taşlarına bağlı hastalıkların şikayetleri mide, pankreas ve bağırsak hastalıkları ile akut apandisit, kalp krizi ve böbrek taşı gibi diğer hastalıkların belirtileri ile karışabiliyor. 

 

Safra taşları sadece kadınlarda görülür: Kadınlar, erkeklere göre daha yüksek risk altında olsalar da safra taşları erkeklerde de görülebiliyor. Eski tıp kitaplarında safra taşlarının en sık 40 yaş civarı, açık tenli ve kilolu kadınlarda görüldüğüne dair bilgiler olduğunu,“4F (forty, female, fairy, fat)” şeklindeki İngilizce kısaltmaya sık rastlandığını belirten Prof. Dr Murat Gönenç, “Gerçekten de kadınlık hormonları, yaş ve obezite safra taşı gelişimi açısından iyi bilinen risk faktörleridir. Özellikle gebelik sürecinin ve bazı doğum kontrol ilaçlarının safra taşı oluşumunu tetiklediği net olarak gösterilmiştir” diyor.

 

Safra taşı düşürülebilir: Safra kesesi taşları böbrek taşları gibi düşürülemiyor. Taşlar, kesenin içinde hareket edebiliyor, ancak kendiliğinden düşmeleri mümkün olmuyor. Bol su içmek de böbrek taşlarında olduğu gibi düşmelerini sağlamıyor. 

 

Safra taşı sadece yağlı yiyeceklerden kaynaklanır: Beslenme önemli bir faktör olsa da safra taşlarının tek sebebi değil. Safra taşlarının da kendi içlerinde tipleri bulunuyor ve her bir safra taşı tipinin oluşum mekanizması birbirinden farklı. Batı tipi beslenme, yani et ağırlıklı yemek tüketilen ülkelerde en sık görülen safra taşları kolesterol taşları oluyor. 

 

Safra taşları ilaçla veya bitkisel yöntemlerle eritilebilir: Bilimsel olarak kanıtlanmış bir ilaç veya bitkisel tedavi yöntemi bulunmuyor. Mevcut tedavi seçenekleri arasında en etkili yöntem laparoskopik cerrahi ile safra kesesinin alınması oluyor. 

 

Safra kesesi alınırsa sindirim bozulur: Safra kesesi olmadan da vücut safra üretmeye devam ediyor. Ameliyat sonrası bazı gıdalara karşı hassasiyet gelişse de bu durum, genellikle zamanla düzeliyor. Safra kesesinin yokluğu ne erken ne de geç dönemde ciddi bir sorun teşkil etmiyor. 

 

Safra taşı olan herkes mutlaka ameliyat olmalıdır: Her safra taşı tedavi gerektirmiyor. Şikayet oluşturmayan safra taşları medikal olarak takip ediliyor. Ancak bazı özel durumlarda (büyük taşlar, bağışıklık sistemi zayıf hastalar vb.) belirti olmasa bile ameliyat önerilebiliyor. Safra kesesi taşlarında tedavi için mutlak gerekçe kişinin safra taşlarına bağlı şikayetlerinin olması veya daha önce safra taşlarına bağlı bir hastalık geçirmesi olduğunu belirten Prof. Dr. Murat Gönenç; safra kesesi taşlarının tesadüfen saptandığı hastalarda tedavi önerilen belli başlı durumları şöyle açıklıyor: “Safra taşı oluşumu ile seyreden kan hastalıkları, başka nedenle karın cerrahisi planlanan hastalar, yaşadıkları yer veya işleri nedeniyle acil sağlık hizmetine ulaşması zor olan kişiler (kırsal bölgelerde yaşayanlar, sık seyahat edenler, askerler, denizciler, vs.), bağışıklığı baskılayıcı ilaçlar veya hastalıklar, nakil hastaları, doğurganlık çağında olan ve gebelik düşünen kadınlar, safra kesesi taşı 2 cm’den büyük olan bireyler, safra kesesi duvarında kireçlenme, safra kesesi taş ile dolu olan kişiler. Safra kesesinden farklı olarak, safra ağacının başka kısımlarında yer alan taşlar için şikayet olsun ya da olmasın, mutlaka tedavi önerilir”

 

Ameliyatta yalnızca taşların alınması yeterlidir: Safra taşı ameliyatlarında yalnızca taşlar değil, kese tümden alınıyor.  Selim safra kesesi hastalıklarında bilimsel olarak ispatlanmış en iyi tedavi yöntemi “laparoskopik kolesistektomi” yani kapalı yöntemle safra kesesinin bütünüyle çıkarılması oluyor. Prof. Dr. Murat Gönenç; ameliyat yöntemi ile ilgili şu bilgiler veriyor: “Esas sorun taşın kendisi değil, safra kesesinin hasta olmasıdır. Bu nedenle, safra kesesinin içini açıp sadece taşları almak şeklindeki bir tedavi yöntemi bilimsel olarak kabul edilebilir değildir. Taş eritme ve kırma tedavilerinin uzun dönemde başarısız olmalarının nedeni de budur. ‘kapalı yöntem’ olarak bilinen, laparoskopik olarak yapılan safra kesesi ameliyatı küçük kesilerle yapılır. Ameliyat sonrası ağrı ve rahatsızlık hissi azalır, hasta normal hayata hızlıca dönebilir.”

 

Ameliyat sonrası safra taşları tekrar oluşur: Safra kesesi alındıktan sonra safra taşı tekrar oluşmuyor, çünkü safra taşı oluşumunun ana sebebi safra kesesinin kendisidir. Ancak safra yollarında taş oluşumu nadiren görülebiliyor.

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/safra-taslari-hakkinda-dogru-sanilan-12-yanlis-bilgi-9921.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/safra-taslari-hakkinda-dogru-sanilan-12-yanlis-bilgi-9921.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/safra-taslari-hakkinda-dogru-sanilan-12-yanlis-bilgi-9921-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/safra-taslari-hakkinda-dogru-sanilan-12-yanlis-bilgi-9921.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/safra-taslari-hakkinda-dogru-sanilan-12-yanlis-bilgi/6260/</link>
			<pubDate>Wed, 26 Mar 2025 11:06:04 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Menopoz sonrası göz kuruluğu ve katarakt riski artıyor]]></title>
			<description><![CDATA[Dünyagöz Konya Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Mehmet Gülmez, menopoz dönemine giren kadınların göz sağlığını korumak adına dikkat etmeleri gereken önemli bir konuya dikkat çekiyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Dünyagöz Konya Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Mehmet Gülmez, menopoz dönemine giren kadınların göz sağlığını korumak adına dikkat etmeleri gereken önemli bir konuya dikkat çekiyor: Göz kuruluğu ve katarakt riski… Menopoz sonrası dönemde kadınların hormon seviyelerindeki değişiklikler, vücutta pek çok farklı etkilenmeye neden olduğu gibi göz sağlığını da olumsuz etkileyebiliyor. Bu dönemde göz kuruluğu ve katarakt gibi göz hastalıklarının riski artmaktadır. 

Menopozdaki Kadınların Yüzde 10’u Göz Kuruluğu Tedavisi Görüyor

 Kadınların erkeklere kıyasla gözyaşı bezlerinde, korneada ve retinada farklılıkların olduğunu belirten Dünyagöz Konya Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Mehmet Gülez, “Östrojen, progesteron, androjen gibi cinsiyet hormonlarına bağlı olarak; yaş, adet dönemi, hamilelik, menopoz ve andropoz görmeyi etkiliyor. Menopoz, kadınların üreme döneminin sonlanmasıyla birlikte östrojen hormonunun azalmasıyla karakterize edilir. Bu hormon değişikliği, vücuttaki pek çok fonksiyonu etkileyebilirken, gözyaşı üretimini de doğrudan etkiler. Östrojen seviyesi düştüğünde, gözyaşı üretimi azalır ve bu durum, göz kuruluğuna yol açar. Göz kuruluğu, gözde yabancı cisim hissi, yanma, batma ve bulanık görme gibi rahatsız edici semptomlara neden olabilir.

 Menopoz dönemiyle birlikte gözyaşı üretiminde yaşanan azalma, göz sağlığını olumsuz etkileyebilir. Menopoza giren kadınların yüzde 10’u göz kuruluğu tedavisi görüyor, ancak bir diğer kesim hastalığın farkında olmadan bu sorunu yaşıyor. Ayrıca menopoz döneminde verilen hormon destek tedavisinin de sanıldığının aksine göz kuruluğuna neden olabiliyor. Özellikle bu dönemde kadınlar, göz kuruluğu nedeniyle sık sık doktora başvuruyor. Göz kuruluğu tedavi edilmediğinde, daha ciddi göz problemlerine yol açabilir. Mutlaka bir göz doktorunun teşhisi ile tedaviye geç kalınmadan başlanmalıdır " dedi.

 Aynı Yaştaki Erkeklere Göre Kadınlarda Katarakt Riski Daha Fazla

 Menopoz döneminin başka bir önemli etkisi de katarakt riskinin artması olduğunu söyleyen Op. Dr. Mehmet Gülmez, “Katarakt, gözün merceğinde meydana gelen bulanıklaşma sonucu görme kaybına yol açan bir hastalıktır. Katarakt, menopoz sonrası kadınlarda daha sık görülmektedir. Menopozdan sonra kadınlarda katarakt gelişim riski aynı yaştaki erkeklere göre daha fazladır. Menopoz döneminde vücudun değişen hormon düzeyleri, göz merceğinde bazı değişikliklere neden olabilir ve bu da katarakt gelişimini hızlandırabilir.

Bu yüzden düzenli göz muayeneleri, erken teşhis ve tedavi açısından oldukça önemlidir. Ayrıca, UV ışınlarından korunmak, dengeli beslenmek ve sigara gibi zararlı alışkanlıklardan kaçınmak da katarakt riskini azaltmada etkilidir. Göz kuruluğu ve katarakt gibi sorunların önüne geçmek için bu dönemde kadınların göz sağlığına özel bir özen göstermeleri gerekmektedir. " diyerek tavsiyelerde bulundu.

 

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/menopoz-sonrasi-goz-kurulugu-ve-katarakt-riski-artiyor-9502.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/menopoz-sonrasi-goz-kurulugu-ve-katarakt-riski-artiyor-9502.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/menopoz-sonrasi-goz-kurulugu-ve-katarakt-riski-artiyor-9502-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/menopoz-sonrasi-goz-kurulugu-ve-katarakt-riski-artiyor-9502.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/menopoz-sonrasi-goz-kurulugu-ve-katarakt-riski-artiyor/6185/</link>
			<pubDate>Mon, 17 Mar 2025 21:42:15 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Bel ve bacak ağrılarınızın sebebi ‘spinal stenoz’ olabilir!]]></title>
			<description><![CDATA[Spinal stenozun, omurga kanalının daralması sonucu sinirler üzerinde baskı oluşturan bir durum olduğunu belirten uzmanlar,  en sık bel bölgesini etkilediğini söylüyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Spinal stenozun, omurga kanalının daralması sonucu sinirler üzerinde baskı oluşturan bir durum olduğunu belirten uzmanlar,  en sık bel bölgesini etkilediğini söylüyor.

Spinal stenozun bel ve bacaklarda ağrı, uyuşma, güç kaybı ve ileri vakalarda yürüme güçlüğü gibi belirtilerle ortaya çıktığını aktaran Beyin, Sinir ve Omurilik Cerrahı Op. Dr. İdris Avcı, “Fizik tedavi, ilaçlar ve epidural enjeksiyonlar gibi konservatif yöntemlerle ağrısı veya hareket kısıtlılığı düzelmeyen hastalar için cerrahi düşünülür.” dedi. Ameliyat sonrası tam iyileşme süresinin 3 ila 6 ay arasında değişebileceğini dile getiren Avcı, düzenli egzersiz ve sağlıklı yaşam alışkanlıkları ile hastalığın tekrarlama riskinin en aza indirilebileceğini vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beyin, Sinir ve Omurilik Cerrahı Op. Dr. İdris Avcı, spinal stenozu açıklayarak, belirtileri, cerrahi tedavi seçenekleri, iyileşme süreci ve hastalığın tekrarlama olasılığına dair bilgi verdi.

En fazla bel bölgesini etkiliyor!

Spinal stenozun, omurga kanalının daralması sonucu omuriliğe ve sinir köklerine baskı uygulayan bir durum olduğunu dile getiren Op. Dr. İdris Avcı, “Omurga cerrahisinin ilgilendiği en yaygın rahatsızlıklardan biri olan spinal stenoz, özellikle yaşlı bireylerde sıkça görülür ve yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyebilir.” dedi. 

En sık görülen spinal stenoz tipinin lomber spinal stenoz olduğunu ve bel bölgesini etkilediğini aktaran Avcı, “Diğer bir yaygın tip ise boyun bölgesindeki servikal spinal stenozdur. Stenozun şiddeti ve semptomları, daralmanın yerine ve sinir yapılarının ne derece etkilendiğine bağlı olarak değişiklik gösterebilir.” şeklinde konuştu.

Belirtiler, ağrı ve uyuşma ile kendini gösteriyor…

Spinal stenoz belirtilerine değinen Op. Dr. İdris Avcı, bu belirtileri şöyle açıkladı:

“Lomber spinal stenozda, hastalar özellikle yürürken veya ayakta durduklarında belden bacaklara yayılan ağrı hissedebilirler. Bu ağrı, oturma pozisyonunda azalır. Sinir sıkışması nedeniyle bacaklarda uyuşma, karıncalanma ve güç kaybı gibi belirtiler ortaya çıkar. İleri vakalarda hastalar yürüme güçlüğü yaşayabilirler. Servikal spinal stenozda, boyun bölgesinde ağrıya ek olarak kollarda uyuşma ve güçsüzlük görülebilir. İleri durumlarda omurilik hasarı belirtileri olarak yürüme dengesizliği ve ince motor hareketlerde zorlanma da oluşabilir.”

Belirtiler alternatif seçeneklerle yönetilemediğinde cerrahiye başvurulabiliyor

Ortaya çıkan belirtilerin günlük yaşam aktivitelerini zorlaştırarak hastaların yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyebileceğine dikkat çeken Op. Dr. İdris Avcı, “Özellikle hareket kısıtlılığı yaşayan bireyler, erken tedavi ile semptomlarını hafifletebilir ve fonksiyonel bağımsızlıklarını geri kazanabilirler.” dedi.

Spinal stenoz tedavisinde cerrahi müdahalenin, diğer tedavi yöntemleri yetersiz kaldığında gündeme geldiğini vurgulayan Avcı, “Fizik tedavi, ilaçlar ve epidural enjeksiyonlar gibi konservatif yöntemlerle ağrısı veya hareket kısıtlılığı düzelmeyen hastalar için cerrahi düşünülür. Cerrahi tedavi yöntemleri, omuriliğe ve sinirlere olan baskıyı azaltmayı amaçlar.” açıklamasını yaptı.

Spinal stenoz cerrahisinde hastaya ve durumuna göre farklı yöntemler kullanılabiliyor! 

Spinal stenoz cerrahisinde başvurulan başlıca yöntemlere açıklık getiren Op. Dr. İdris Avcı, şöyle devam etti:

“Laminektomi olarak da adlandırılan dekompresyon cerrahisi, spinal stenoz tedavisinde en yaygın uygulanan cerrahi yöntemlerden biridir. Omurilik kanalını genişletmek için omur kemiklerinin arka kısmında bulunan ‘lamina’ adı verilen yapı çıkarılır. Böylece sinir kökleri üzerindeki baskı azalır ve sinirlerin serbest hareket etmesi sağlanır.

Omurga kararsızlığını önlemek için yapılan spinal füzyon, dekompresyon işlemi sonrası omurga kemiklerinin sabitlenmesiyle yapılır. Omurga segmentlerinin birleştirilmesi, omurgada hareket kaybına yol açabilse de ağrı kontrolünü sağlar ve stabilite kazandırır. Bu yöntem, özellikle omurgada deformite veya aşırı kararsızlık durumunda tercih edilir.

Gelişen teknoloji ile birlikte minimal invaziv yöntemler de spinal stenoz tedavisinde kullanılmaya başlanmıştır. Bu tekniklerde daha küçük kesiler kullanılarak omurga üzerindeki travma azaltılır, iyileşme süresi kısalır ve hastaların günlük yaşama dönüşü hızlanır.”

Ameliyat sonrası 3-6 içinde tam iyileşme sağlanabiliyor…

Spinal stenoz ameliyatı sonrası iyileşme sürecinin, hastanın yaşına, genel sağlık durumuna, cerrahi yönteme ve ameliyatın kapsamına bağlı olarak değişiklik gösterdiğini ifade eden Op. Dr. İdris Avcı, “Minimal invaziv tekniklerle ameliyat edilen hastalar, geleneksel yöntemlere kıyasla daha hızlı iyileşme eğilimindedir. Genellikle ameliyat sonrası hastaların çoğu, bir hafta içinde yürümeye başlayabilir ve birkaç hafta sonra hafif aktivitelere dönebilir.” dedi.

İlk iki haftada ağrının kontrol altına alınması, yaraların iyileşmesi ve enfeksiyon riskinin yönetimi gibi süreçlerin hastanede veya evde geçirilebildiğine işaret eden Avcı, iyileşme süreci hakkında şu bilgileri paylaştı:

“Bir ay sonunda hastaların büyük kısmı normal günlük aktivitelerine dönebilir. Ancak ağır kaldırma, eğilme veya uzun süreli oturma gibi hareketlerden kaçınmaları önerilir. Tam iyileşme süreci, omurga stabilitesine, hastanın fiziksel durumuna ve cerrahi yönteme bağlı olarak 3 ila 6 ayı bulabilir. Bu sürede fizik tedavi ve düzenli egzersiz, tam iyileşme sürecini hızlandırabilir. Ameliyat sonrası hastaların yaşam kalitesinde genel bir artış sağlanır. Hastalar, ağrıdan kurtularak hareket özgürlüklerini yeniden kazanır ve daha aktif bir yaşam sürebilir.”

Tekrarlama riskini azaltmak hastaların elinde!

Spinal stenoz ameliyatı sonrası bazı hastalarda daralmanın tekrarlayabileceğinin altını çizen Op. Dr. İdris Avcı, “Tekrarlama riski, yaş, genel omurga yapısı, dejeneratif süreçler ve omurganın stabilitesi gibi faktörlere bağlı olarak değişir. Özellikle yaşlanmaya bağlı omurga dejenerasyonu devam eden hastalarda, farklı bölgelerde yeniden daralma meydana gelebilir. Ancak tekrarlama riski, uygun cerrahi tekniklerin uygulanması ve ameliyat sonrası düzenli takip ile en aza indirilebilir.” dedi.

Ameliyat sonrası tekrarlama riskini azaltmak için hastaların bazı önlemler alması gerektiğine işaret eden Avcı, “Hastalar düzenli egzersiz yapmaya özen göstermeli. Omurgayı destekleyen kasların güçlenmesi, omurga üzerindeki baskıyı azaltarak daralma riskini düşürür. Fazla kilolu olmak omurga üzerinde baskı yaratır ve dejeneratif süreci hızlandırabilir. Uzun süreli ayakta durma veya oturma, omurga sağlığını olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle hastaların uygun postürü koruyarak hareket etmeleri gerekir.” önerilerinde bulunarak sözlerini tamamladı.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/bel-ve-bacak-agrilarinizin-sebebi-spinal-stenoz-olabilir-3160.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/bel-ve-bacak-agrilarinizin-sebebi-spinal-stenoz-olabilir-3160.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/bel-ve-bacak-agrilarinizin-sebebi-spinal-stenoz-olabilir-3160-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/bel-ve-bacak-agrilarinizin-sebebi-spinal-stenoz-olabilir-3160.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/bel-ve-bacak-agrilarinizin-sebebi-spinal-stenoz-olabilir/6140/</link>
			<pubDate>Sat, 15 Mar 2025 12:56:58 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Yaş alırken yaşlanmamak için altın öneriler!]]></title>
			<description><![CDATA[Günümüzde teknolojinin hızla ilerlemesi ve tıbbi imkanların artmasıyla yaşam süresi uzadığından yaşlılık dönemini fiziksel, zihinsel ve ruhsal olarak sağlıklı ve dinç geçirmek şüphesiz büyük önem taşıyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Günümüzde teknolojinin hızla ilerlemesi ve tıbbi imkanların artmasıyla yaşam süresi uzadığından yaşlılık dönemini fiziksel, zihinsel ve ruhsal olarak sağlıklı ve dinç geçirmek şüphesiz büyük önem taşıyor. Kimileri bu amaçla sağlıklı yaşam tarzı benimseyip kişisel ve çevresel olumsuz etkenleri olabildiğince azaltmaya çalışırken, kimileri ise internetten ve sosyal medyadan gördüklerini doktora danışmadan bilinçsizce uygulama yoluna gidebiliyor! Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi İç Hastalıkları, Geriatri Uzmanı Prof. Dr. Berrin Karadağ “Yapılan araştırmalar; biyolojik yaşınızı genç tutmanın mümkün olabildiğini gösteriyor ama bunu yaşam tarzınızda yapacağınız olumlu değişikliklerle gerçekleştirmeye çalışmalısınız. Sosyal medyanın ve yapay zeka kullanımlarının yaygınlaştığı son yıllarda, sağlıklı yaşlanmak adına faydalı olabildiği gibi zararlı da olabilecek pek çok bilgiler sunulduğunu görüyoruz. Reklam amaçlı ilaçlar ile vitamin ve mineral takviyeleri ya da ‘gençlik iksiri’ olarak gösterilen pek çok ürün bilinçsiz kullanıldığında sağlığınızda geri dönüşü olmayan çok ciddi zararlara yol açabilir” diyor. Prof. Dr. Berrin Karadağ, yaşlılıkta genç kalmanın anahtar kelimelerini içeren 10 etkili yöntemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. 

 

 


	Hareketsizlikten kaçının, dik durun!


Modern çağın yol açtığı en önemli tehlikelerden birini hareketsizlik ve yanlış duruş bozukluğu oluşturuyor. Özellikle bilgisayar ve cep telefonunda geçirilen uzun saatler, pek çok işin bir tuş ile oturduğumuz yerden halledilebiliyor olması, düzenli egzersiz ya da yürüyüş yapmamak  gerek iç organlarımıza gerekse fiziksel yapımıza son derece zarar veriyor. Bu nedenle çağımızın hareketsiz (sedanter) yaşam tuzağına düşmeyerek, gün içerisinde her fırsatta mutlaka hareket etmek, otururken ve yürürken de dik durmaya özen göstermek gerekiyor. Prof. Dr. Berrin Karadağ “Vücudumuzun genetik yapısı, 100-200 yıl önceki gibi daha az yemek, daha çok hareket etmek isterken, teknoloji ise bize oturduğumuz yerden yaşamayı getirdiğinden hareketsiz kaldık. Ama aslında genetik yapımız halen daha çok hareket etmeyi ve daha az yemek yemeyi istiyor. Bu nedenle daha çok hareket edip, paketli gıdalardan da uzak kalırsak sağlıklı yaş almanın ana hedefini tutturmuş oluruz” diyor.  

 


	Düzenli egzersiz yapın


Yapılan sayısız çalışmalar; düzenli yürüyüş yapmanın kalp ve damar hastalıkları, diyabet, hipertansiyon ve kemik erimesi gibi hastalıklardan korunmada kritik rol oynadığını, başta kas ve iskelet sistemi olmak üzere tüm hücrelerimizin daha etkin çalışmasını sağlamaya katkı sağladığını, ruh sağlığımızı ve sağlıklı yaş almamızı desteklediğini açıkça ortaya koyuyor. Bu nedenle mutlaka düzenli egzersiz yapmayı yaşam alışkanlıklarınız arasına katın. Yaşınıza/kapasitenize göre haftada en az 3 gün bir saat yürüyüşü/egzersizi alışkanlık haline getirin.

 


	Sigara ve alkolden mutlaka uzak durun!


Baş edemediğiniz sorunlarınızdan uzaklaşmak ya da kaçmak gibi sağlıksız gerekçelerle sigara, alkol vb. zehirlere tutsak olmayın. Gerek hücrelerinizin ve organlarınızın, gerek bilişsel ve zihinsel sağlığınızın gerekse cildinizin genç kalabilmesi için, zararları sayısız araştırmalarla kanıtlanmış olan sigara ve alkolden uzak durun. 

 


	Stresi yönetmeyi öğrenin


Çevremizde şüphesiz strese yol açan pek çok etken var. Ancak unutmayın ki; stresin azı karar, çoğu zarar! Yapılan araştırmalar, dozunda stresin kişiyi çeşitli tehlikelerden ve risklerden koruduğunu gösterirken, aşırı stresin ise pek çok hastalığa zemin hazırlayabildiğini, vücuda hem fiziksel hem de ruhsal açıdan zarar vererek hastalık sürecine de çok büyük etkileri olduğunu gösteriyor. Bu nedenle stresi yönetmeyi öğrenmek, gerekirse uzman desteği almak son derece önemli. 

 


	Erken yaşlandıran besinlerden uzak durun 


Çağımızın yoğun koşuşturmacasında fast-food türü besinlere yönelim hızla artıyor ancak aşırı yağlı, defalarca aynı yağda kızartılmış, katkı maddeli ve lezzet verici tatlandırıcıların katıldığı hazır besinlerden mutlaka uzak durmak gerekiyor. Basit karbonhidratlar olarak adlandırılan beyaz ekmek, unlu ve nişastalı yiyecekler, şekerli besinler ve içecekler ile aşırı tuzdan kaçınmak şart. Abur-cubur tüketmeyi sevenlerin mutlaka sağlıklı atıştırmalıklara yönelmesi, zengin lif içeriğine sahip kurubaklagiller ile vitamin ve mineral değerleri yüksek olan mevsim sebze ve meyvelerinin tüketilmesi gerekiyor.  

 


	Her gün mutlaka yeterli su tüketin


Hücrelerimizin ve organlarımızın sağlıklı çalışması, cildimizin erken kırışmasını önlemesi için, beslenmemizin vazgeçilmez bir unsuru olan su, insan yaşamında oksijenden sonra gelen en önemli öğeyi oluşturuyor. Her gün yeterince su içilmediğinde toksinler kanda birikirken, böbreklerimiz zamanla işlevlerini yerine getirememeye başlıyor ve böbrek yetmezliği gibi hayati riske yol açabiliyor. Bu nedenle her gün mutlaka yeterli su tüketmeye çok özen gösterin. Prof. Dr. Karadağ “Böbrekler birer duş başlığı gibi çalışır. Eğer az su alırsak böbrekler tıkanır, ama yeterli su alırsak böbreği tıkayacak maddeler uzaklaştırılır. O nedenle günde 2 litre su içmek gerekir” diyor. 

 


	Uyku düzeninize çok dikkat edin 


Yapılan bilimsel çalışmalar; yeterli ve kaliteli uykunun hayatın her döneminde sağlık açısından kritik rol oynadığını gösteriyor. Uyku esnasında hücreler yenilenirken, bağışıklık sistemi güçleniyor ve vücut kendini tamir ediyor. Bu nedenle geceleri uykusuz kalmamaya, kaliteli uyku için yatağınızın rahat, odanızın karanlık, serin ve sessiz olmasına özen gösterin. 

 


	Teknolojiden uzak kalmayın


Prof. Dr. Berrin Karadağ, genç yaşamanın altın kurallarından birinin, teknolojiye ayak uydurmak   olduğunu belirterek, dijital teknolojinin yaşlıların sosyalleşmesinde önemli bir rolü olduğunu vurguluyor. Prof. Dr. Karadağ sözlerine şöyle devam ediyor: “Yaşlı bireyler her ne kadar teknoloji kullanımı konusunda endişe duysalar da, dijital teknoloji iletişimden sağlık sorunlarına kadar her alanda onların günlük yaşam kalitelerinin artmasına, bağımsız bir yaşam sürmelerine ve aktif bir yaşlanma dönemi geçirmelerine yardımcı olmaktadır. Bu nedenle dijital teknolojiyi öğrenmekten çekinmeyip, onu hayatlarına katmaları, önlerinde yepyeni ve kolaylaştırıcı bir yol açacaktır. Bu sayede kendine güvenli, hayattan keyif almaya devam eden ve toplumdaki yerini kaybetmekten korkmayan sağlıklı ve güçlü yaş almaya devam eden mutlu bir yaşlılık hedeflenmelidir.”

 


	Gelişigüzel takviyeler kullanmayın!


 

Vitamin ve mineral değerlerini ölçtürerek özellikle D vitamini başta olmak üzere, eksiklikleri gidermek gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Karadağ, “Ancak gençlik sağlayacağı, sağlıklı yaşam vaadettiği gibi söylemlerle sosyal medyada ve internette çok sık karşımıza çıkan birtakım besinlere, reklam amaçlı ilanlara, vitamin ve mineral takviyelerine, hatta ‘gençlik iksiri’ adı altında karışımlara rastlıyoruz. Oysa bu tür ürünlerin doktora danışılmadan ve gerekli vitamin/mineral değerleriniz ölçülmeden kullanılması sağlık açısından son derece yüksek riskleri ve tehlikeleri beraberinde getirebiliyor” diyor. 

 


	Güneşin zararlı ışınlarından korunun!


Yapılan sayısız araştırma; güneşin zararlı ışınlarının cilt kanserine yol açabildiğini, erken kırışıklıklar, cilt lekeleri ve cilt kuruluğuna neden olarak cildi erken yaşlandırdığını ortaya koyuyor. Bu nedenle özellikle yaz mevsiminde güneşin zararlı ışınlarından çok iyi korunmak gerektiğini belirten Prof. Dr. Berrin Karadağ, güneş ışınlarının dik gelmediği saatlerde ise her gün 15 dakika kolların iç kısımlarının ve bacakların güneşlendirilmesi gerektiğini söylüyor.  

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/yas-alirken-yaslanmamak-icin-altin-oneriler-3759.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/yas-alirken-yaslanmamak-icin-altin-oneriler-3759.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/yas-alirken-yaslanmamak-icin-altin-oneriler-3759-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/yas-alirken-yaslanmamak-icin-altin-oneriler-3759.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/yas-alirken-yaslanmamak-icin-altin-oneriler/6118/</link>
			<pubDate>Fri, 14 Mar 2025 12:42:26 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Ağız bakım alışkanlıkları dolgunun ömrünü etkiliyor!]]></title>
			<description><![CDATA[Diş dolgularının farklı malzemeler kullanılarak yapılabildiğini belirten uzmanlar, kullanılan malzemeye göre farklı avantaj ve dezavantajları olduğunu söylüyor. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Diş dolgularının farklı malzemeler kullanılarak yapılabildiğini belirten uzmanlar, kullanılan malzemeye göre farklı avantaj ve dezavantajları olduğunu söylüyor. 

Amalgam, kompozit, seramik ve cam iyonomer dolguların özelliklerine değinen Restoratif Diş Tedavisi Anabilim Dalı Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Özge Mimir, dayanıklılık, estetik görünüm ve maliyet gibi faktörlerin dolgu seçiminde belirleyici olduğunu vurguladı. Bir diş dolgusunun genellikle 5-15 yıl arasında dayanabildiğini ifade eden Mimir, “Bu süre kullanılan malzemeye, dolgunun yerleşim yerine, kişinin ağız bakım alışkanlıklarına ve çiğneme alışkanlıklarına göre değişebilir.” dedi.  

Üsküdar Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Restoratif Diş Tedavisi Anabilim Dalı Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Özge Mimir, diş dolguları seçenekleri hakkında bilgi verdi.

Diş dolgularında farklı türde malzemeler kullanılabiliyor

Diş dolguları için farklı türde malzemeler kullanılabildiğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Özge Mimir, “Amalgam (gümüş) dolgular, kompozit (beyaz) dolgular, seramik (porselen) dolgular ve cam iyonomer dolgular kullanılabiliyor.” dedi. 

Her bir dolgu türünün avantajları ve dezavantajları olduğuna vurgu yapan Mimir, 

Amalgam dolgular dayanıklıdır ve uzun ömürlüdür. Genellikle arka dişlerde tercih edilir, çünkü dayanıklılığı yüksektir. Uygulama süresi kısa ve maliyeti düşüktür. Dezavantajları arasında ise, estetik açıdan hoş görünmemesi, nadir de olsa alerjik reaksiyonlara neden olması, uygulandıktan sonra çıkarılmasının zor olması ve uygulama için dişten fazlaca madde kaldırılmasının gerekmesi sayılabilir. Ayrıca, çinko toksisitesini önlemek için yapım ve söküm aşamalarında özel önlemler alınması gerekir.” açıklamasını yaptı.

Hem avantajları hem dezavantajları var… 

Diğer dolgu yöntemlerinin avantajlarına ve dezavantajlarına da değinen Dr. Öğr. Üyesi Özge Mimir, şöyle devam etti:

“Kompozit dolgular estetik olarak dişle uyum sağlar ve doğal görünür. Dişe daha az müdahale edilir çünkü dişten az madde kaldırarak yapılabilir. Diğer dolgulara kıyasla daha az genişletici işlem yapılır. Ancak amalgam dolgulardan daha az dayanıklıdır, özellikle çiğneme gücüne karşı hassastır. Zamanla renk değişikliği yapabilir. Maliyet olarak amalgam dolgudan daha pahalıdır. Yapımı amalgam dolguya göre daha uzun sürer. 

Seramik dolgular da estetik açısından oldukça başarılıdır, doğal diş rengindedir. Dişe çok iyi uyum sağlar ve uzun süre dayanabilir. Hastanın tamamen dişi ile uyumlu bir şekilde laboratuvarda özel hazırlanır. Dişin şekli ve fonksiyonu korunur. Öte yandan yüksek maliyetlidir. Dişin hazırlanması ve uygulanması birden fazla seans gerektirebilir. Özellikle çok büyük dolgular için dikkatli kullanım gerektirir.

Cam iyonomer dolgular ise dişe mineral salınımı yaparak dişi güçlendirebilir. Dişin doğal yapısına daha yakın olabilir. Suyu emerek dişi koruyabilir. Çürük oluşumu açısından daha koruyucu olabilir. Bununla birlikte estetik olarak kompozit veya porselen kadar iyi değildir. Dayanıklılığı daha düşüktür. Genellikle küçük dolgular için uygundur. Renklenme yapabilir.”

Ağız bakım alışkanlıkları dolguların ömrünü etkiliyor!

Bir diş dolgusunun genellikle 5-15 yıl arasında dayanabildiğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Özge Mimir, “Bu süre kullanılan malzemeye, dolgunun yerleşim yerine, kişinin ağız bakım alışkanlıklarına ve çiğneme alışkanlıklarına göre değişebilir.” dedi.

Dolguların ömrünü etkileyen faktörlere açıklık getiren Mimir, bu faktörleri şöyle sıraladı:

“Amalgam dolgular genellikle daha uzun ömürlüdür (10-15 yıl), kompozit ve seramik dolgular ise genellikle 5-10 yıl dayanır. Çiğneme gücünün yüksek olduğu arka dişlerde kullanılan dolgular daha hızlı aşınabilir. Düzenli fırçalama, diş ipi kullanma ve profesyonel temizlik, dolguların ömrünü uzatan en önemli faktörlerden biridir. Diş gıcırdatma (bruksizm), sert yiyecekler yeme veya dişleri sıkma gibi alışkanlıklar dolguların ömrünü kısaltabilir. Dolgu öncesi mutlaka bu alışkanlıkların kontrol altına alınması gerekir. Asidik gıdalar ve içecekler, diş dolgusunun zamanla aşınmasına ve renklenmesine yol açabilir.”

Bu belirtiler dolgunun yenilenmesi gerektiğine işaret ediyor…

Diş dolgularının yenilenmesini gerektirecek durumlar olduğuna da dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Özge Mimir, “Ağrı veya hassasiyet, dolguda çatlaklar, kırılmalar veya şekil bozuklukları, diş etlerinde iltihap, dolgunun gevşemesi veya düşmesi, diş renginin veya görünümünün değişmesi gibi belirtiler gözlemlendiğinde, bir diş hekimine başvurmak, durumu değerlendirmek ve gerekirse dolgu yenileme işlemi yapmak önemlidir.” dedi.

Bu belirtilerin dolgunun altında yeni bir çürük oluştuğunun ya da diş çatlağının meydana geldiğini gösterebileceğinin altını çizen Mimir, “Aynı zamanda dolgu yapılan dişin farklı bir bölgesinde yeni çürük oluşmuş olma ihtimali de bulunabilir. Eğer dolgu kırılmış veya çatlamışsa, yiyeceklerin içine girmesi ve dişin daha fazla hasar görmesi olasılığı artar.   Bu durumda dişin çekilmesi ya da kron (protez) yapılması gerekebilir. Diş etlerinde şişlik, kanama veya ağrı, dolgunun altındaki dişte çürük veya enfeksiyon belirtisi olabilir.  Ayrıca yapılmış olan dolgunun uyumsuz olması diş eti iltihabına sebep olabilir. Dolgu yerinden oynarsa, bu da yenilenmesi gerektiğine işaret eder.” diyerek sözlerini tamamladı.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/agiz-bakim-aliskanliklari-dolgunun-omrunu-etkiliyor-6535.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/agiz-bakim-aliskanliklari-dolgunun-omrunu-etkiliyor-6535.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/agiz-bakim-aliskanliklari-dolgunun-omrunu-etkiliyor-6535-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/agiz-bakim-aliskanliklari-dolgunun-omrunu-etkiliyor-6535.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/agiz-bakim-aliskanliklari-dolgunun-omrunu-etkiliyor/6104/</link>
			<pubDate>Wed, 12 Mar 2025 23:33:35 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Boyun ağrısı ve migrenin çaresi düzenli egzersiz!]]></title>
			<description><![CDATA[Boyun ağrısı ve migren ağrısının bağlantılı olabileceğini belirten uzmanlar fizik tedavi ve egzersizlerin bu ağrıların yönetiminde önemli bir rol oynadığını söylüyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Boyun ağrısı ve migren ağrısının bağlantılı olabileceğini belirten uzmanlar fizik tedavi ve egzersizlerin bu ağrıların yönetiminde önemli bir rol oynadığını söylüyor.

Düzenli egzersizlerin kasları güçlendirdiğini, duruşu iyileştirdiğini ve ağrıların sıklığını azaltabileceğini vurgulayan Beyin, Sinir ve Omurilik Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Kemal Paksoy, “Egzersizler, stres ve gerilimi azaltabilir. Stres, migrenin tetikleyicilerinden biri olduğundan, bu etki migrenin sıklığını ve şiddetini azaltabilir.” dedi. Boyun kaslarını esneten ve güçlendiren hareketlerin, ağrıyı hafifletmeye yardımcı olurken, yürüyüş, yüzme ve yoga gibi genel egzersizlerin de destekleyici olabildiğini dile getiren Op. Dr. Kemal Paksoy, ancak, egzersizlerin doğru teknikle ve bir uzman rehberliğinde yapılması gerektiğinin altını çizdi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beyin, Sinir ve Omurilik Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Kemal Paksoy, fizik tedavi ve egzersizlerin boyun ağrısı ve migren üzerindeki olumlu etkilerine değindi.

Boyun ağrısı ve migreni yönetmede fizik tedavi ve egzersizlerin rolü büyük!

Fizik tedavi ve egzersizlerin, hem boyun ağrısını hem de migreni yönetmede önemli bir rol oynadığına vurgu yapan Op. Dr. Kemal Paksoy, “Bu tür tedavi ve egzersizler, kasları güçlendirebilir, esneklik kazandırabilir ve genel duruşu iyileştirebilir. Böylece ağrının sıklığı ve şiddeti azalabilir.” dedi.

Fizik tedavi ve egzersizlerin boyun ağrısı üzerindeki olumlu etkilerinden bahseden Op. Dr. Kemal Paksoy, “Özellikle kas güçlendirmeye yönelik planlanan fizik tedavi ve egzersizler, boyun ve sırt kaslarını güçlendirerek omurganın desteklenmesine ve ağrının azalmasına yardımcı olabilir. Düzenli egzersiz, boyun kaslarının esnekliğini artırabilir ve hareket aralığını genişletebilir, bu da sertliği ve ağrıyı azaltabilir. Egzersizler, duruşu düzeltmeye yardımcı olabilir. Kötü duruş, boyun ağrısına yol açabileceğinden, doğru postür kasların düzgün çalışmasını sağlar.” açıklamasını yaptı.

Hareketsizlik stresi, stres ağrıları artırabilir!

Migren ağrılarının boyun ağrısıyla ilişkili olabileceğini hatırlatan Op. Dr. Kemal Paksoy, doğru planlanmış fizik tedavi ve egzersizlerin migren ağrıları üzerinde de olumlu etkileri olabileceğini söyledi. Op. Dr. Paksoy, bu etkileri şöyle açıkladı:

“Egzersizler, stres ve gerilimi azaltabilir. Stres, migrenin tetikleyicilerinden biri olduğundan, bu etki migrenin sıklığını ve şiddetini azaltabilir. Düzenli egzersiz yapmak, genel ağrı eşiğini artırabilir ve migren atağını tetikleyen faktörlerle başa çıkmayı kolaylaştırabilir. Ayrıca egzersizler, beyne giden kan akışını iyileştirerek migreni hafifletebilir.”

Boyun kaslarını esnetecek ve güçlendirecek egzersizler ağrıları hafifletebilir!

Boyun ve migren ağrılarını hafifletmek için doğru egzersizlerin doğru şekilde yapılması gerektiğine dikkat çeken Op. Dr. Kemal Paksoy, “Öncelikle boyun egzersizlerine ağırlık verilmeli.” dedi.

Başın yanlara, öne ve geriye eğilmesi, boyun dönüş egzersizleri ve boyun çevresi güçlendirme egzersizleri yapılabileceğini aktaran Op. Dr. Paksoy, “Otururken veya ayakta dururken, başınızı yavaşça bir omzunuza doğru eğin ve 15-30 saniye bu pozisyonda kalın. Ardından diğer omza doğru eğilin. Bu hareket, boyun kaslarını esnetir ve gerginliği azaltır. Aynı şekilde başınızı yavaşça öne eğin, çenenizi göğsünüze yaklaştırın ve bu pozisyonda 15-30 saniye kalın. Ardından başınızı geri itin, gözlerinizi yukarı bakacak şekilde tutun. Bu hareket, boyun kaslarının esnemesine yardımcı olur. Başınızı yavaşça bir yöne döndürün, 15-30 saniye bu pozisyonda kalın, sonra diğer yöne dönün. Bu egzersiz, boyun kaslarının hareket aralığını artırır. Ellerinizle başınıza hafifçe baskı uygulayarak karşı tarafın kuvvetine karşı koyun. Bu hareket, boyun kaslarını güçlendirir ve stabilizasyonu artırır.” şeklinde konuştu.

Ağrıları yönetmek için genel egzersizler de yapılmalı…

Bazı genel egzersizlerin de boyun ve migren ağrılarına olumlu etki sağlayabileceğini dile getiren Op. Dr. Kemal Paksoy, şöyle devam etti:

“Yürüyüş, koşu, bisiklet sürme veya yüzme gibi kardiyovasküler egzersizler genel stres seviyelerini azaltabilir ve kan dolaşımını iyileştirebilir. Yoga pozları, duruşu düzeltir, kasları gevşetir ve stresi azaltır. Özellikle, çocuk pozu, köprü pozu ve kedi-inek pozları boyun ağrısını hafifletebilir. Pilates egzersizleri, core kaslarını güçlendirir ve duruşu iyileştirir. Bu da boyun ağrısını ve migreni hafifletebilir. Düzenli olarak yapılan tam vücut esneme egzersizleri, kas gerginliğini azaltabilir ve genel rahatlamayı artırabilir.”

Yanlış uygulamalar ek ağrılara neden olabilir!

Egzersizlerin etkili olabilmesi için düzenli olarak yapılmaları gerektiğinin altını çizen Op. Dr. Kemal Paksoy, “Genellikle haftada 3-4 kez egzersiz yapmak tavsiye edilir.” dedi.

Her bireyin durumu farklı olduğunu bu nedenle de bir fizik tedavi uzmanı veya egzersiz terapistiyle çalışarak kişiye özel bir egzersiz programı oluşturmanın önemli olduğuna işaret eden Op. Dr. Paksoy, sözlerini şöyle tamamladı:

“Egzersizleri doğru teknikle yapmak da çok önemlidir. Yanlış teknik, ek ağrılara veya yaralanmalara yol açabilir. Fizik tedavi ve egzersizlerin boyun ağrısını ve migreni yönetmede önemli faydaları olabilir. Ancak, egzersiz programlarına başlamadan önce bir sağlık profesyoneline danışmak, güvenli ve etkili bir tedavi süreci sağlamak için önemlidir.” 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/boyun-agrisi-ve-migrenin-caresi-duzenli-egzersiz-688.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/boyun-agrisi-ve-migrenin-caresi-duzenli-egzersiz-688.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/boyun-agrisi-ve-migrenin-caresi-duzenli-egzersiz-688-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/boyun-agrisi-ve-migrenin-caresi-duzenli-egzersiz-688.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/boyun-agrisi-ve-migrenin-caresi-duzenli-egzersiz/6036/</link>
			<pubDate>Sat, 08 Mar 2025 14:32:18 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[İmplant tedavisi hakkında doğru sanılan yanlışlar]]></title>
			<description><![CDATA[Dental implant tedavisi hakkında doğru bilinen birçok yanlış olduğunu belirten uzmanlar, hastaların gereksiz yere endişelendiğini söylüyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Dental implant tedavisi hakkında doğru bilinen birçok yanlış olduğunu belirten uzmanlar, hastaların gereksiz yere endişelendiğini söylüyor.

Diyabet, osteoporoz gibi hastalıkların implant tedavisi için engel oluşturmadığını dile getiren Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Seda Altop, “Diyabet hastalarına da implant tedavisi yapılabilir. Ancak  hastaların dahiliye ya da endokrinoloji doktoru ile konsülte edilerek implant tedavisi boyunca kan glikoz düzeylerinin kontrol altında tutulması gerekir.” dedi. 

Günümüzde diş eksikliklerinin tedavisinde en sık tercih edilen yöntemlerden biri olan dental implantlar, hala birçok kişi tarafından yanlış bilinen detaylarla çevrili. İmplant tedavisinin ağrılı ve zahmetli olduğu, şeker hastalarının implant yaptıramayacağı ya da sigara kullanımının bu tedaviye tamamen engel olduğu gibi yaygın inanışlar, hastaların gereksiz endişeler yaşamasına neden olabiliyor.

Üsküdar Üniversitesi Üsküdar Diş Hastanesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Seda Altop, dental implant tedavisiyle ilgili en sık karşılaşılan yanlış inanışları ve doğrularını açıkladı.

Şeker (diyabet) hastalarına implant yapılır mı?

Evet, diyabet hastalarına da implant tedavisi yapılabilir. Ancak  hastaların dahiliye ya da endokrinoloji doktoru ile konsülte edilerek implant tedavisi boyunca kan glikoz düzeylerinin kontrol altında tutulması gerekir.

Sigara kullanımı implant tedavisine engel midir?

Sigara kullanan bireylere de implant tedavisi uygulanır. İmplant alanındaki teknolojinin gelişmesi sebebiyle başarı oranı yüksektir. Ancak yoğun sigara kullanımı risk faktörü oluşturabilir.

Vücudum implantı kabul etmez!

İmplant, insan vücuduna biyouyumlu olan ‘titanyum’dan üretilmektedir. Bu nedenle  implantın kabul edilmemesi gibi bir durum söz konusu olamaz.

Kemik erimesi (osteoporoz) hastasına implant yapılamaz!

Vücut kemikleri ile çene kemiklerinin yapım ve yıkım mekanizmaları farklıdır. Bu nedenle osteoporoz implant için tek başına engel teşkil etmez.

Herkese implant yapılamaz!

Çene gelişim yaşını tamamlamış, genel sağlık durumu uygun olan tüm bireylere implant yapılabilir.

Çene kemiğim eridiği için implant yapılamaz!

Hastalarda gerek görülürse implant tedavisi öncesinde ogmentasyon dediğimiz operasyonlarla çene kemiği hacmi yatay ve dikey yönde arttırılabilir. İleri vakalarda ise zigomatik implant ya da subperiostal implant uygulanabilir.

İmplant operasyonu sonrası dişsiz kalır mıyım?

Hastanın isteği üzerine operasyon öncesinde hazırlanan geçici dişlerle işlem sonrası dişsiz kalmak söz konusu değildir.

İmplant tedavisi çok ağrılı ve zahmetli bir işlem midir?

İmplant tedavisi lokal ya da genel anestezi altında yapılabilen, hastanın işlem sırasında herhangi bir ağrı veya acı hissetmediği, işlem sonrası basit bir diş çekimine benzer süreçte iyileştiği bir operasyondur.

İmplant tedavisi çok pahalı mıdır?

Tedavinin yaygınlaşması ve pek çok markanın gelişmesiyle, uzun yıllar kişiye çiğneme, konuşma, estetik anlamda hizmet etmesi ve yaşam kalitesini arttırması sebebiyle pahalı değildir.

İmplantım ömür boyu kalır mı?

İmplantların ömrü birçok etkene bağlı olarak değişir. Hastanın ağız hijyeni, düzenli diş hekimi kontrolü, genel sağlık durumu etkilidir. Ortalama sağkalımı 20 yıl öngörülebilirken, ‘ömür boyu garantisi vardır’ diye bir genelleme yapılamaz.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/implant-tedavisi-hakkinda-dogru-sanilan-yanlislar-197.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/implant-tedavisi-hakkinda-dogru-sanilan-yanlislar-197.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/implant-tedavisi-hakkinda-dogru-sanilan-yanlislar-197-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/implant-tedavisi-hakkinda-dogru-sanilan-yanlislar-197.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/implant-tedavisi-hakkinda-dogru-sanilan-yanlislar/6014/</link>
			<pubDate>Thu, 06 Mar 2025 11:57:53 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Çocuklarda gribe karşı 8 etkili öneri!]]></title>
			<description><![CDATA[Bahar aylarına kadar süren grip sezonu yetişkinleri olduğu gibi çocukları da hedef alıyor. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Bahar aylarına kadar süren grip sezonu yetişkinleri olduğu gibi çocukları da hedef alıyor. Yüksek ateşle etkisi altına alarak halsiz bırakıyor, bazen hastaneye yatışı bile gerektiriyor. Verilere göre, kreşe giden her 2 çocuktan biri grip oluyor; aşırı soğukların devam ettiği son günlerde ise çocuklar arasında grip vakaları daha da artıyor! İnfluenza virüsünün bulaşma oranının çok yüksek olduğuna dikkat çeken Acıbadem Altunizade Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Burcu Kesmez Evirgen, “Çocuklarımızı gripten korumak için hem bulaşmayı azaltacak hem de bağışıklık sistemini güçlendirecek önlemler almamız son derece önemli. Grip aşısı bu önlemlerin başında gelir. Ayrıca çocuklarımızın bol sıvı almalarını, sebze ve meyveyle beslenmelerini, istirahat etmelerini sağlamalıyız. Hijyen kurallarına dikkat etmek ve kalabalık ortamlarda mümkün olduğunca bulunmamak ya da maske takmak almamız gereken diğer önemli önlemlerdir” diyor.

 

Kreşe giden her 2 çocuktan biri grip oluyor

İnfluenza virüsünün yol açtığı grip, ani başlayan ve 38-40 derecelerde seyreden yüksek ateş, titreme, burun tıkanıklığı veya burun akıntısı, öksürük, baş ağrısı, halsizlik, yaygın kas ağrısı ve aşırı bitkinlik ile kendini gösteriyor. Genellikle 2 haftadan kısa sürede geçse de 5 yaşından küçük çocuklarda hastaneye yatış gerektirebiliyor. Özellikle 2 yaşın altındaki çocuklarda 39-40 dereceyi bulan ateşle birlikte havale geçirme olasılığı ve acile başvurularda artış gözleniyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Burcu Kesmez Evirgen, soğuk havalarda virüsün daha etkili olduğunu vurgulayarak, “Ülkemizde ekim gibi başlayan virüs aktivitesi nisan ayına kadar devam eder. Kış döneminde kreşe giden çocukların en az yarısı grip olur. Okul öncesi çocuk grubu, özellikle 2 yaş altındaki çocuklar bu virüsten çok etkilenir. Öyle ki çocukların hastanede tedavi edilmeleri gerekebilir” diyor.

 

GRİBE KARŞI 8 ETKİLİ ÖNERİ!

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Burcu Kesmez Evirgen, çocuklarda gribe karşı alınabilecek önlemleri şöyle sıralıyor:

 

Grip aşısı yaptırın

Gripten korunmanın en etkili yolu, çocuklara yıllık grip aşısı yaptırmaktır. Amerikan Pediatri Akademisi; 6 ay ve üzerindeki tüm çocukların grip aşısı olmalarını öneriyor. Aşı, sadece çocukları korumuyor, aile üyeleri ve toplum genelinde hastalık yükünü de azaltıyor. Bu nedenle çocuğunuzun grip aşısını yaptırmayı alışkanlık edinin.

 

El hijyenine dikkat edin

Çocuğunuza sık sık ellerini sabunla yıkamasını öğretin ve hijyen kurallarına dikkat edin. Virüsler eller yoluyla burun, ağız ve gözlere temasla bulaştığı için çocuğunuzu ellerini yüzüne sürmemesi gerektiği konusunda bilgilendirin.

 

Kapalı ve kalabalık ortamlardan kaçının

Salgın döneminde alışveriş merkezleri ile toplu taşıma gibi kalabalık ve havasız ortamlardan mümkün olduğunca uzak durun. Çocuğunuzun gribe yakalanmış kişilerle temastan kaçınmalarını sağlayın. Kalabalık bir ortama girmeniz gerekiyorsa çocuğunuza maske takmayı alışkanlık haline getirin.

 

Bol su içirin

Yeterli sıvı tüketimi vücudun virüsle mücadelesine destek oluyor. Dolayısıyla, çocuğunuzun yaşına göre bolca su içmesini sağlayın. Sadece su değil meyve suları, bitki çayları, ayran ve kefir gibi içecekler de vücuttaki sıvı miktarını artırıyor.

 

Sofranızda mutlaka yer verin 

Sofranızda protein, sağlıklı yağlar, vitamin ve mineral açısından zengin besinlere yer verin. Yoğurt, kefir ve fermente gıdalar gibi probiyotikler bağırsak sağlığını destekleyerek bağışıklık sistemini güçlendiriyorlar. Vücudunun doğal savunmasını desteklemek için şekerli ve işlenmiş gıdalardan kaçının.

 

Evinizi sık sık havalandırın

Temiz ve nemli hava solunum yollarının korunmasına yardımcı oluyor. Havanın çok kuru olması burun ve boğazda tahrişe ve bunun sonucunda influenza gibi viral enfeksiyon etkenlerinin vücuda girişinin kolaylaşmasına neden olabileceği için ortamın nem dengesini koruyun. Evde temiz hava sirkülasyonu sağlamak için pencereleri düzenli olarak açarak odalarınızı havalandırın.

 

Yeterli uyku çok önemli

Yetersiz uyku vücudun hastalıklarla mücadelesini zorlaştırıyor. Düzenli uyku alışkanlığı ise çocukların genel sağlığını korumada önemli bir rol oynuyor. Bağışıklık sistemini güçlü tutmak için çocuğunuzun her gece en az 8 saat uyumasına özen gösterin.

 

Yaşına uygun spor için teşvik edin

Düzenli hareket etmek bağışıklık sistemini güçlendiren önemli bir faktör. Dolayısıyla fiziksel aktivite vücudun hastalıklarla daha iyi mücadele etmesine yardımcı oluyor. Çocuğunuzu açık havada oyun oynamaya, yürüyüş yapmaya veya yaşına uygun bir sporla ilgilenmeye teşvik edin.

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/cocuklarda-gribe-karsi-8-etkili-oneri-7234.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/cocuklarda-gribe-karsi-8-etkili-oneri-7234.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/cocuklarda-gribe-karsi-8-etkili-oneri-7234-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/cocuklarda-gribe-karsi-8-etkili-oneri-7234.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/cocuklarda-gribe-karsi-8-etkili-oneri/5979/</link>
			<pubDate>Tue, 04 Mar 2025 12:49:56 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Obezitenin neden olduğu başlıca 8 hastalık!]]></title>
			<description><![CDATA[Fast food tüketiminin artması, düzensiz beslenme ve hareketsiz yaşam nedeniyle hem ülkemizde hem de dünyada büyük bir risk haline gelen obezite, birçok hastalığa da davetiye çıkarmaktadır. Obezite, sağlığı bozabilecek aşırı yağ birikimiyle tanımlanan kronik bir hastalıktır.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Fast food tüketiminin artması, düzensiz beslenme ve hareketsiz yaşam nedeniyle hem ülkemizde hem de dünyada büyük bir risk haline gelen obezite, birçok hastalığa da davetiye çıkarmaktadır. Obezite, sağlığı bozabilecek aşırı yağ birikimiyle tanımlanan kronik bir hastalıktır. Dünya çapında yetişkinlerde görülen obezite 1990'dan bu yana 2 katından fazla artmış ve ergenlik çağındaki obezite ise 4 katına çıkmıştır. Ülkemizde her 3 kişiden 1’ini etkileyen bu hastalıktan korunmak ve beraberinde gelebilecek rahatsızlıklara karşı önlem almak artık hayati önem taşımaktadır. Düzenli diyet ve spor ile yeterli kilo veremeyen kişilerin uzman desteği alarak obezite cerrahisinden fayda görebileceği unutulmamalıdır. Memorial Antalya Hastanesi Genel Cerrahi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Alihan Gürkan “4 Mart Dünya Obezite Günü” nedeniyle obezite hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı.

 

Sağlığın en büyük düşmanlarından biri de obezite!

 

Obezite sadece kozmetik bir endişe değildir, birçok hastalık ve sağlık sorunu riskini artıran tıbbi bir sorundur. Bunlara kalp hastalığı, diyabet, yüksek tansiyon, yüksek kolesterol, karaciğer hastalığı, uyku apnesi ve bazı kanserler dahil olabilir. Obezite, bedenin yağ kütlesinin yağsız kütleye oranın aşırı artması sonucu, boy uzunluğuna göre vücut ağırlığının arzu edilen düzeyin üstüne çıkmasıdır. Vücut kitle indeksi (VKİ); boy ve kilonun ölçümüyle bulunur ve şişmanlığın yanında obez olup olunmadığını gösteren, en güvenilir hesaplamalardan biridir. Normal bir insanda ideal vücut kitle indeksi 19 ila 24.9 aralığında olmalıdır.

 

Yaşam kalitesini oldukça düşürüyor

 

Bazı insanların kilo vermede sorun yaşamasının birçok nedeni vardır. Genellikle obezite, diyet, fiziksel aktivite ve egzersiz seçimleriyle birlikte kalıtsal, fizyolojik ve çevresel faktörlerden kaynaklanır. Obezite, Tip 2 diyabet ve kalp hastalığı riskini artırabilir, kemik sağlığını ve üremeyi etkileyebilir, bazı kanserlerin artışı da yine obeziteyle ilişkili olabilmektedir. Obezite genel yaşam kalitesini düşürür. Eskiden zevk alınan fiziksel aktiviteler yapılamaz hale gelir. Kişiler halka açık yerlere gitmekten çekinebilir. Obezitesi olan kişiler ayrımcılıkla bile karşılaşabilir. Obezite uyuma, giyinme, araba kullanma veya hareket etme gibi kişilerin yaşam kalitesini oldukça etkiler.

 

Obezitenin neden olabileceği hastalıklara dikkat!

 


	Kalp hastalığı
	Yüksek tansiyon
	Yüksek kolesterol
	Obstrüktif uyku apnesi
	Tip 2 diyabet
	İnme
	Kanser
	Kısırlık


 

Obezite kişiye göre değişmekle birlikte şu durumlara da neden olabilir;


	Depresyon
	Utanç 
	Sosyal izolasyon
	Daha düşük iş başarısı


 

Obezite cerrahisi için uygun aday olmanız gerekiyor

 

Vücut kitle indeksi 30’un üzerinde olup yandaş hastalığı olanlar ile VKİ 35’in üzerinde olan diyet denemeleri başarısız olan tüm hastalar obezite cerrahisi için aday olabilmektedir.

 

Obezite cerrahisi için uygunluk kriterleri şunlardır;

 

•Hastaların 18-65 yaş arası olması

•Vücut kitle indeksi 30-40 ile 40 ve üzeri olması

•Vücut kitle indeksi 30-40 arası olanlarda; şeker, uyku apnesi, hipertansiyon, astım, eklem ağrıları gibi ek hastalıkların olması 

 

Aşırı kilo nedeniyle oluşan sağlık sorunları ortadan kalkıyor

 

Sleeve gastrektomi işleminde midenin bir kısmı ayrılır ve vücuttan çıkarılır. Midenin kalan kısmı tüp benzeri bir yapıya dönüştürülür. İşlem genellikle karnın üst kısmındaki birden fazla küçük kesiden laparoskopik olarak yapılır. Mide küçüldüğü için alınan besin miktarı da daha az olur. Ayrıca iştahı düzenleyen hormon olan ghrelin daha az üretilir ve bu da yeme isteğini azaltır. Ayrıca obezite cerrahisi bağırsaklardaki kalori ve besin emilimini etkilemez. Obezite cerrahisi sayesinde aşırı kilo nedeniyle gelişen hormonal değişiklikler, yüksek tansiyon veya kalp hastalığı gibi sağlık sorunları tamamen ortadan kalkabilir. 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/obezitenin-neden-oldugu-baslica-8-hastalik-1649.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/obezitenin-neden-oldugu-baslica-8-hastalik-1649.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/obezitenin-neden-oldugu-baslica-8-hastalik-1649-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/obezitenin-neden-oldugu-baslica-8-hastalik-1649.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/obezitenin-neden-oldugu-baslica-8-hastalik/5950/</link>
			<pubDate>Mon, 03 Mar 2025 10:56:22 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Aile öyküsü varsa risk 4 kat artabiliyor! ]]></title>
			<description><![CDATA[Kolon kanseri, görülme sıklığı ve ölüm oranlarıyla küresel bir sağlık sorunu olmaya devam ediyor. Dünyada her yıl yaklaşık iki milyon, ülkemizde de yaklaşık 20 bin kişinin bu hastalığa yakalandığı belirtiliyor. Dünya genelinde en yaygın görülen kanserler arasında 3’üncü sırada karşımıza çıkarken, kansere bağlı ölüm nedenleri arasında da 2’inci sıraya yükseliyor. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Kolon kanseri, görülme sıklığı ve ölüm oranlarıyla küresel bir sağlık sorunu olmaya devam ediyor. Dünyada her yıl yaklaşık iki milyon, ülkemizde de yaklaşık 20 bin kişinin bu hastalığa yakalandığı belirtiliyor. Dünya genelinde en yaygın görülen kanserler arasında 3’üncü sırada karşımıza çıkarken, kansere bağlı ölüm nedenleri arasında da 2’inci sıraya yükseliyor. Kolon kanserinin en ölümcül kanserler arasında üst sıralarda yer almasının nedeni ise genellikle ileri aşamaya dek belirti vermeden sinsice ilerlemesi! Acıbadem Maslak Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Arzu Tiftikçi,  kolon kanserinin aslında düzenli yapılan kolonoskopi taramasıyla önlenebildiğine dikkat çekerek, “Kolon kanserinin en yaygın nedeni olan poliplerin tümörleşme süreci on yıldan uzun bir zamanı bulmaktadır. Bu nedenle kolonoskopi yöntemiyle polipler henüz tümöre dönüşmeden yakalanabilmektedir. Kolonoskopi sırasında, ileride kansere dönüşme potansiyeli taşıyan polipler kesilerek çıkarılır ve böylece tümörün gelişimi önlenebilir. Dolayısıyla, hiçbir yakınması olmasa bile herkesin  50 yaşında, hatta son kılavuzlara göre 45 yaşında kolonoskopi yaptırması önerilmektedir. Ailede kolon kanseri öyküsü olması durumunda 40 yaşında ve kişide iltihabi bağırsak hastalığı varlığı gibi risk faktöründe ise hastalık yaşına göre belki daha da erken kolonoskopi yaptırılması gerekmektedir” diyor.

 

En yaygın sebebi polipler, ancak… 

Kalın bağırsak kanseri, bir başka deyişle kolon kanseri, birçok risk faktörü ile ilişkilendiriliyor. Çevresel faktörler bağırsağın yangısal durumunu tetikleyerek, kalıtsal faktörler ise genetik mutasyonlar sonucu kanserin oluşumunu başlatabiliyor. Yaş, ırk, erkek olmak, inflamatuar bağırsak hastalığı varlığı (Ülseratif kolit, Crohn hastalığı gibi), ailede kolon kanseri veya polip öyküsü ile genetik sendromlar, kolon kanseri için değiştirilemez risk faktörlerini oluşturuyor. Tütün ve alkol kullanımı, kırmızı ve işlenmiş et tüketimi, hareketsiz bir yaşam ve obezite ise kolon kanserinde değiştirilebilir risk faktörleri arasında yer alıyor.   Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Arzu Tiftikçi, kolon kanserinin yaklaşık yüzde 85-90’ında polip olarak adlandırılan oluşumun sorumlu olduğunu belirterek,  “Ancak kolonoskopi sırasında çıkarılan bu poliplerin sadece onda biri kolon kanserine ilerleyecektir. Ülkenin sağlık politikalarına bağlı olarak ya yıllık gaytada gizli kan baktırılıp pozitifse kolonoskopi yaptırılmalı ya da doğrudan kolonoskopi yaptırılmalıdır. Ayrıca, kolon kanserinden korunmak için başta hatalı beslenme alışkanlığı, obezite, sigara kullanımı ve hareketsiz bir yaşam gibi risk faktörlerine karşı önlem almak da son derece önemlidir” bilgisini veriyor. 

 

Ailede varsa risk 4 kat artabiliyor! 

Ailede kolon kanseri öyküsünün olması kolon kanseri için önemli bir risk faktörü. Özellikle bir veya daha fazla sayıda birinci derece akrabalarda kolon kanseri öyküsü ile artan kolon kanseri riski arasında ilişki bulunuyor. Ayrıca kolon kanseri riskinde aile bireyinin tanı yaşı ve risk altındaki kişinin yaşı etkili oluyor. İsveç’te yapılan bir çalışmaya göre; annede veya babada kolon kanseri öyküsü olması kişide kolon kanseri riskini 2 kat arttırıyor. Anne veya babada tanı yaşının 60 yaşından küçük olması bu riski 3 katına çıkarıyor. Aynı çalışmada, yine anne ve babasında kolon kanseri öyküsü olan 30-39 yaş aralığındaki kişilerde ise bu riskin yaşıtlarına göre 4 kat artabildiği ortaya konmuş. 

 

Bu belirtileri asla göz ardı etmeyin!

Kolon kanseri genellikle başlangıç evresinde, hatta çok ileri aşamaya kadar hiçbir şikayet oluşturmadan sinsice ilerleyebiliyor. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Arzu Tiftikçi, kolon kanserinin en yaygın görülen belirtilerini şöyle özetliyor:  


	Daha sık veya daha az tuvalete gitmek 
	Kabızlık veya ishal
	Devamlı dışkının var olduğu hissi
	Ani dışkılama hissiyatı
	Ağrılı dışkılama
	Dışkıyı tam boşaltamama hissi
	Dışkıda taze kan görülmesi veya makattan kan gelmesi
	Karında ani şişkinlik, gaz ve ağrı 
	Halsizlik, bulantı ve sebebi bilinmeyen kilo kayıpları
	Kansızlık


 

Kolonoskopi ile kanser oluşumu önleniyor!

Kolon kanserinin önlenebilen bir kanser türü olmasının nedeni, en yaygın görülen sebebi olan poliplerin düzenli yapılan kolonoskopi taraması sayesinde kansere  dönüşmeden tespit edilebilmesi. Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü’ne bağlı Kanser Dairesi Başkanlığı tarafından belirlenen kolon poliplerinde izleme stratejisinde; ülkemizde 50-70 yaş arasındaki tüm kişilerin taranması hedefleniyor. Önce dışkıda gizli kan bakılması, pozitifse kolonoskopi yapılması öneriliyor. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Arzu Tiftikçi, kolon kanserini önlemek için hiçbir yakınması olmasa bile herkesin 45-50 yaşından itibaren kolonoskopi yaptırması gerektiği uyarısında bulunarak, “Ailesinde kolon kanseri öyküsü olan kişilerin ise tarama programlarına en geç 40 yaşında başlamaları gerekmektedir. Taramada polip tespit edilmemiş ise bir sonraki kolonoskopi 10 yıl sonra, düşük riskli adenom saptanırsa beş yıl, yüksek riskli adenom varsa üç yılda bir yapılmalıdır” diyor. Prof. Dr. Arzu Tiftikçi, kolonoskopi taramasında kansere dönüşme potansiyeli taşıyan poliplerin aynı işlemde kesilerek çıkarıldığını ve bu sayede kolon kanserinin önlenebildiğini söylüyor.

 

Erken evrede polipektomi yeterli geliyor! 

Kolon kanseri erken dönemde tespit edildiğinde, son yıllarda tedavide yaşanan gelişmeler sayesinde, tamamen iyileşme sağlanabilen bir kanser türü. Histopatolojik olarak tanı konulduktan ve hastalığın evresi tomografi ile PET (Pozitron Emisyon Tomografisi) gibi çeşitli görüntüleme yöntemleriyle tespit edildikten sonra tedavi yaklaşımları belirleniyor. Erken evrelerde tedavideki amaç kür sağlamak, ilerlemiş olgularda ise tümörün büyümesini durdurmak ve metastaz yapmasını önlemek. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. D. Arzu Tiftikçi, henüz polip sapına kadar ilerlememiş bir tümörde polipektomi (polibin ameliyatsız, endoskopik olarak çıkarılması) yönteminin yeterli geldiğini belirterek, “Çok ileri olgularda ise tedavinin amacı yaşam kalitesini yükseltmektir. Cerrahi girişim, kolon kanserinin başlıca tedavisini oluşturmaktadır. Ameliyatla tüm kanserli dokunun çıkarılması hedeflenmektedir. Cerrahi yöntem sonrasında da tümörün evresine göre kemoterapi ve radyoterapi tedavisi yapılmaktadır” diyor. 

 

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/aile-oykusu-varsa-risk-4-kat-artabiliyor-8857.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/aile-oykusu-varsa-risk-4-kat-artabiliyor-8857.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/aile-oykusu-varsa-risk-4-kat-artabiliyor-8857-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/03/aile-oykusu-varsa-risk-4-kat-artabiliyor-8857.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/aile-oykusu-varsa-risk-4-kat-artabiliyor/5935/</link>
			<pubDate>Mon, 03 Mar 2025 00:34:16 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Skolyoz erken tanı ile kontrol altına alınabilir]]></title>
			<description><![CDATA[Skolyozun nedenlerine dikkat çeken VM Medical Park Gebze Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi (Nöroşirürji) Uzmanı Op. Dr. Ercan Kaya, “Adölesan idiopatik skolyoz, en sık ergenlik döneminde, yani 10-18 yaş arasında ortaya çıkar. Bu yaş aralığı, hızlı büyüme ataklarının yaşandığı dönem olduğundan, omurganın dengede kalmakta zorlanması eğriliğin ilerleme riskini artırabilir. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Skolyozun nedenlerine dikkat çeken VM Medical Park Gebze Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi (Nöroşirürji) Uzmanı Op. Dr. Ercan Kaya, “Adölesan idiopatik skolyoz, en sık ergenlik döneminde, yani 10-18 yaş arasında ortaya çıkar. Bu yaş aralığı, hızlı büyüme ataklarının yaşandığı dönem olduğundan, omurganın dengede kalmakta zorlanması eğriliğin ilerleme riskini artırabilir. Erken teşhis edilen ve doğru şekilde tedavi edilen vakalarda eğrilik, cerrahi müdahaleye gerek kalmadan kontrol altına alınabilir” dedi.

VM Medical Park Gebze Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi (Nöroşirürji) Uzmanı Op. Dr. Ercan Kaya, duruş bozuklukları ve çocuklarda skolyoz hakkında açıklamalarda bulundu.

Duruş bozukluklarının ne olduğundan bahseden Op. Dr. Kaya, “Duruş bozuklukları, genel olarak yapısal olmayan ve yapısal olmak üzere ikiye ayrılır. Yapısal olmayan duruş bozuklukları; genellikle yanlış oturma alışkanlıkları, ağır sırt çantaları veya kas dengesizliklerinden kaynaklanır. Bu tür duruş bozuklukları, doğru duruş alışkanlıkları, düzenli egzersizler ve yaşam tarzı değişiklikleriyle düzeltilebilir. Yapısal duruş bozuklukları ise; omurga yapısındaki kalıcı değişikliklerden kaynaklanır. Bu grupta en sık karşılaşılan sorun skolyozdur” diye konuştu.

Skolyozun tanımını yapan Op. Dr. Kaya, Skolyozun, omurganın sağa veya sola doğru, “S” veya “C” şeklinde anormal bir eğrilik göstermesi durumu olduğunu dile getiren Op. Dr. Kaya, “Omurların kendi ekseni etrafında dönmesiyle sırtın asimetrik bir görünüm almasına yol açar. En yaygın türü olan Adölesan İdiopatik Skolyoz (AIS), ergenlik döneminde ortaya çıkar. Diğer skolyoz türleri arasında doğumsal anomalilerden kaynaklanan konjenital skolyoz, sinir-kas hastalıklarına bağlı nöromüsküler skolyoz ve 10 yaş öncesinde görülen erken başlangıçlı skolyoz yer alır” şeklinde konuştu.

GENETİK FAKTÖRLERDEN KAYNAKLANABİLİR

Adölesan idiopatik skolyozun kesin nedeni tam olarak bilinmese de genetik faktörlerin önemli bir rol oynadığının düşünüldüğünü söyleyen Op. Dr. Kaya, “Ailede skolyoz öyküsü olan çocuklarda risk daha yüksektir. Hormonal değişiklikler, sinir-kas dengesizlikleri ve hızlı büyüme döneminde omurganın dengede kalmakta zorlanması da olası nedenler arasında yer alır” dedi.

BU BELİRTİLERE DİKKAT EDİLMELİ

Skolyozun belirgin bir ağrıya yol açmadığı için ilerleyişinin farkedilmeyebileceğine değinen Op. Dr. Kaya, skolyozda görülebilecek belirtileri şöyle sıraladı:


	“Omuzların, kalçaların veya kürek kemiklerinin asimetrik duruşu,
	Bir omuzun diğerinden daha yüksek olması,
	Bel çizgisinin dengesiz görünmesi,
	Öne eğilme sırasında sırtta bir çıkıntının fark edilmesi”


10-18 YAŞ ARALIĞINDA ORTAYA ÇIKAR

Skolyozun hangi yaşlarda daha sık görüldüğünü belirten Op. Dr. Kaya, “Adölesan idiopatik skolyoz en sık ergenlik döneminde, yani 10-18 yaş arasında ortaya çıkar. Bu yaş aralığı, hızlı büyüme ataklarının yaşandığı dönem olduğundan, omurganın dengede kalmakta zorlanması eğriliğin ilerleme riskini artırabilir. Kız çocuklarında hem görülme sıklığı hem de eğrilik derecesinin ilerleme riski erkeklere kıyasla daha yüksektir” açıklamasında bulundu.

TEŞHİS SÜRECİ

Skolyozun kendiliğinden düzelmediğini ve doğrudan önleme yöntemlerinin olmadığına dikkat çeken Op. Dr. Kaya, şu bilgileri paylaştı:

“Erken teşhis edilen ve doğru şekilde tedavi edilen vakalarda eğrilik, cerrahi müdahaleye gerek kalmadan kontrol altına alınabilir. Teşhis, muayene ve görüntüleme yöntemleri ile konur. Hekim çocuğun omuz, kalça ve bel hizasını kontrol eder. Öne eğilme ile omurgadaki asimetriler gözlemlenir. Skolyozun kesin teşhisi ve eğrilik derecesinin ölçülmesi için röntgen çekilir. Gerek görülen bazı hastalarda omuriliği değerlendirmek için MR da çekilebilir.”

FİZİK TEDAVİ UYGULANABİLİR

Tedavi yollarına bahseden Op. Dr. Kaya, “Tedavi, eğriliğin derecesine, çocuğun yaşına ve büyüme potansiyeline göre değişir. Her aşamada fizik tedaviyle desteklenmekle birlikte; hafif skolyoz vakaları, düzenli kontrollerle takip edilir. Orta dereceli eğriliklerde, omurganın eğrilik derecesinin ilerlemesini önlemek için skolyoz korsesi kullanılır. İleri skolyoz vakalarında ise omurganın düzeltilmesi için cerrahi operasyon gerekir” dedi.

AİLELERE DÜŞEN GÖREVLER

Son olarak ailelere düşen görevleri anlatan Op. Dr. Kaya, “Aileler, çocuklarının sırtını düzenli olarak çıplak vaziyette hem dik hem de öne doğru eğilmiş halde gözlemeliler. Omurgasının düz bir hat üzerinde olup olmadığı ve yukarıdaki belirtilerin olup olmadığını kontrol etmeliler. Herhangi bir asimetri farkettiklerinde bir omurga cerrahına başvurmalılar” ifadelerini kullandı.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/skolyoz-erken-tani-ile-kontrol-altina-alinabilir-6750.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/skolyoz-erken-tani-ile-kontrol-altina-alinabilir-6750.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/skolyoz-erken-tani-ile-kontrol-altina-alinabilir-6750-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/skolyoz-erken-tani-ile-kontrol-altina-alinabilir-6750.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/skolyoz-erken-tani-ile-kontrol-altina-alinabilir/5909/</link>
			<pubDate>Thu, 27 Feb 2025 11:13:00 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Karaciğer yağlanmasına karşı 10 etkili önlem!]]></title>
			<description><![CDATA[Özellikle son yıllarda hızla yaygınlaşarak toplum sağlığını tehdit eder hale gelen karaciğer yağlanması ülkemizde her 3 kişiden birinin kapısını çalıyor. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Özellikle son yıllarda hızla yaygınlaşarak toplum sağlığını tehdit eder hale gelen karaciğer yağlanması ülkemizde her 3 kişiden birinin kapısını çalıyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Dr. Fuad Jafarov, tıp dilinde ‘hepatosteatoz’ olarak adlandırılan ve genellikle sinsice ilerleyerek tedavi edilmediğinde ciddi sonuçlara yol açabilen karaciğer yağlanmasının görülme sıklığının çocuklarda da artış gösterdiğini belirterek “Eskiden sadece yetişkinlerde sıkça karşılaşılan bu durum, artık çocuklarda da alarm verici düzeylere ulaşmıştır. Özellikle, çoğu zaman zararsız gibi görülen hatalı beslenme alışkanlıkları, hareketsiz yaşam tarzı ve artan obezite hastalığı, karaciğer yağlanmasının nedenleri arasında ilk sıralarda yer alıyor. Diyabeti ve insülin direnci olanlarda ise bu oran birkaç kata ulaşıyor” diyor. Buna karşın toplumsal farkındalığın yeterince olmadığı karaciğer yağlanmasının, önlem alınmadığında ve tedavi edilmediğinde siroz, karaciğer yetmezliği ve hatta karaciğer kanseri gibi ağır tablolara yol açabildiğini vurgulayan Dr. Jafarov, karaciğeri yağlandıran hataları ve bu hatalardan korunmaya yönelik önlemleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. 

 

KARACİĞERİ YAĞLANDIRAN 5 ÖNEMLİ HATA!

 


	Yüksek şekerli ve işlenmiş gıdalarla beslenmek


 

Nasıl zarar veriyor? Fazla miktarda şeker ve işlenmiş gıdalar, karaciğerde yağ birikimine neden olan insülin direncini artırır. Özellikle fruktoz içeren tatlandırıcılar, karaciğerin yağlanmasını hızlandırır.

 

Doğrusu ne olmalı? Rafine şeker yerine doğal tatlandırıcılar tercih edilmeli, işlenmiş gıda tüketimi minimuma indirilmelidir. Beslenme düzeninde taze sebze, meyve ve tam tahıllar ön planda olmalıdır.

 


	Alkol tüketmek


 

Nasıl zarar veriyor? Alkol, karaciğer hücrelerine doğrudan zarar verir ve zamanla yağlanmaya, ardından siroza yol açabilir. Sık tüketim, karaciğerin kendini onarma kapasitesini düşürür.

 

Doğrusu ne olmalı? Alkol tüketiminden tamamen kaçınmak ya da sınırlandırmak gerekir. Özellikle karaciğer yağlanması teşhisi konulan bireyler kesinlikle alkol tüketmemelidir.  

 


	Hareketsiz yaşam tarzına sahip olmak


 

Nasıl zarar veriyor? Fiziksel aktivitenin yetersiz olması, metabolizmayı yavaşlatarak yağ birikimini artırır. Bu durum karaciğer yağlanmasını tetikleyen en önemli faktörlerden biridir.

 

Doğrusu ne olmalı? Yapılan araştırmalar; haftada en az 150 dakika orta şiddette egzersiz yapmanın, karaciğerdeki yağlanmayı azaltmada etkili olduğunu göstermektedir. 

 


	Düzensiz ve Hatalı diyetler yapmak


 

Nasıl zarar veriyor? Hızlı kilo kaybına neden olan diyetler, karaciğerde toksin birikimine yol açabilir. Ayrıca düzensiz öğünler, metabolizmayı olumsuz etkiler.

 

Doğrusu ne olmalı? Sağlıklı ve dengeli bir diyet programı benimsenmeli, uzman kontrolünde kilo verilmelidir. Öğün atlamamak ve düzenli beslenmek önemlidir.

 


	Yeterince su içmemek


 

Nasıl zarar veriyor? Yetersiz su tüketimi, toksinlerin karaciğerden atılmasını zorlaştırır. Bu da karaciğerin iş yükünü artırır ve yağlanmayı tetikleyebilir.

 

Doğrusu ne olmalı? Günde 2 litre su tüketilmelidir. Su, toksinlerin atılmasını kolaylaştırır ve karaciğer sağlığını destekler.

 

KARACİĞER YAĞLANMASINA KARŞI 10 ETKİLİ ÖNLEM!

 

Gastroenteroloji Uzmanı Dr. Fuad Jafarov, karaciğer yağlanmasına karşı alınabilecek bazı basit ama etkili öneriler olduğunu belirterek “Ancak bu önerilerin hiçbiri karaciğer yağlanmasını tek başına ortadan kaldırmaz. Örneğin; alkol tüketen ya da diğer hatalı yaşam alışkanlıklarına sahip olan bir kişi, sadece enginar yiyerek karaciğer yağlanmasının önüne geçemez. Bu nedenle genel olarak sağlıklı yaşam alışkanlıkları benimsemek ve düzenli uygulamak gerekir” diyor. Prof. Dr. Jafarov, karaciğer yağlanmasına karşı alınabilecek 10 etkili önlemi şöyle sıralıyor; 

 


	Sağlıklı ve dengeli beslenin
	Şekerli ve işlenmiş gıdalardan uzak durun.
	Düzenli egzersiz yaparak aktif bir yaşam sürdürün.
	Şok diyetlerden mutlaka kaçının. 
	Alkol tüketimini tamamen bırakın ya da sınırlandırın.
	Bol su tüketerek karaciğerinize destek olun.
	Düzenli sağlık kontrolleri yaptırarak erken teşhis fırsatını kaçırmayın.
	Stresinizi yönetmeyi öğrenerek hormonal dengeyi koruyun.
	Günde 1-2 bardak filtre kahve ya da Türk kahvesi için.
	Sofranızda enginara yer verin. 

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/karaciger-yaglanmasina-karsi-10-etkili-onlem-189.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/karaciger-yaglanmasina-karsi-10-etkili-onlem-189.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/karaciger-yaglanmasina-karsi-10-etkili-onlem-189-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/karaciger-yaglanmasina-karsi-10-etkili-onlem-189.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/karaciger-yaglanmasina-karsi-10-etkili-onlem/5885/</link>
			<pubDate>Wed, 26 Feb 2025 10:59:17 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[İdrar kaçırma: Nedenleri ve tedavi yöntemleri ]]></title>
			<description><![CDATA[ İdrar kaçırma, tıbbi adıyla üriner inkontinans, birçok kişinin yaşam kalitesini etkileyen yaygın bir sağlık sorunudur. Günlük yaşamı ve sosyal ilişkileri olumsuz etkileyen bu durum, genellikle mesane ya da üretra işlev bozukluğuna işaret eder. Batıgöz Sağlık Grubu Balçova İzmir şubesi üroloji uzmanı Prof. Dr. Cem Güler, idrar kaçırmanın nedenleri ve tedavi yöntemleri hakkında önemli bilgiler paylaştı.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[İdrar kaçırma, tıbbi adıyla üriner inkontinans, birçok kişinin yaşam kalitesini etkileyen yaygın bir sağlık sorunudur. Günlük yaşamı ve sosyal ilişkileri olumsuz etkileyen bu durum, genellikle mesane ya da üretra işlev bozukluğuna işaret eder. Batıgöz Sağlık Grubu Balçova İzmir şubesi üroloji uzmanı Prof. Dr. Cem Güler, idrar kaçırmanın nedenleri ve tedavi yöntemleri hakkında önemli bilgiler paylaştı.

 

İdrar Kaçırma Nedenleri Nelerdir?

Prof. Dr. Cem Güler, idrar kaçırmanın mesane ve pelvik kasların zayıflaması, hormonal değişiklikler, gebelik, prostat sorunları, obezite ve diyabet gibi çok çeşitli nedenlerle ortaya çıkabileceğini belirtti. Sigara kullanımı, kronik kabızlık, bazı ilaçların yan etkileri ve yaşlanmaya bağlı değişikliklerin de bu sorunu tetikleyebileceğini ifade etti. Dr. Güler, “Bu tür şikayetler yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyebilir, ancak erken teşhis ve uygun tedavi ile büyük ölçüde kontrol altına alınabilir.” dedi.

 

Farklı Türlere Göre Farklı Tedaviler

İdrar kaçırmanın türlerine değinen Prof. Dr. Cem Güler, problemin dört ana gruba ayrıldığını belirtti. Bunlar stres tipi, sıkışma tipi, karışık tip ve taşma tipi idrar kaçırma olarak sınıflandırılmaktadır. Dr. Güler, “Stres tipi idrar kaçırma, öksürme veya hapşırma gibi durumlarda görülen istemsiz idrar kaybıdır. Sıkışma tipi ise ani ve yoğun bir idrar yapma isteğiyle idrarın tutulamamasıdır. Karışık tip, stres ve sıkışma tiplerinin bir arada görülmesidir. Taşma tipi ise mesanenin tam boşalmaması nedeniyle sürekli sızıntı şeklinde ortaya çıkar.” diye ekledi.

 

Tedavi Yöntemleri

Prof. Dr. Güler, tedavi sürecinin kişinin şikayetlerinin türüne ve genel sağlık durumuna göre şekillendiğini belirtti. “Tedavide temel amacımız, hastaların yaşam konforunu artırmak ve sosyal hayatlarını daha rahat sürdürebilmelerini sağlamaktır.” diyen Güler, cerrahi ve cerrahi dışı birçok yöntemin uygulandığını belirtti.

 

Cerrahi yöntemlerin genellikle stres tipi idrar kaçırmada tercih edildiğini vurgulayan Dr. Güler, “Bu yöntemler, idrar kanalına destek sağlayan minimal müdahaleleri içerir. Sıkışma tipi idrar kaçırmada ise mesane kontrolünü düzenleyen ilaç tedavileri oldukça etkili sonuçlar verebilmektedir.” dedi.

 

Pelvik taban kaslarının güçlendirilmesine yönelik egzersiz ve terapilerin de önemine değinen Güler, bu yöntemlerin hem idrar kontrolünü artırdığını hem de genital sağlığı desteklediğini ifade etti. Ayrıca yaşam tarzı değişikliklerinin de tedaviyi destekleyici bir rol oynayabileceğini belirten Güler, “Fazla kilolardan kurtulmak, kafein ve alkol tüketimini azaltmak gibi basit adımlar mesane sağlığına büyük katkı sağlar.” dedi.

 

Sağlıklı Bir Yaşam İçin Uzman Desteği Şart

Prof. Dr. Cem Güler, idrar kaçırma şikayetlerinin önemsenmesi gerektiğini ve erken dönemde bir üroloji uzmanına başvurulmasının tedavide başarıyı artırdığını vurguladı. “Bu konuda doğru bilgilendirme ve tedavi planı, hastalarımızın hem fiziksel hem de psikolojik sağlığını olumlu yönde etkiler.” diyen Dr. Güler, Batıgöz Sağlık Grubu olarak hastaların yanında olduklarını ifade etti.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/idrar-kacirma-nedenleri-ve-tedavi-yontemleri-8843.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/idrar-kacirma-nedenleri-ve-tedavi-yontemleri-8843.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/idrar-kacirma-nedenleri-ve-tedavi-yontemleri-8843-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/idrar-kacirma-nedenleri-ve-tedavi-yontemleri-8843.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/idrar-kacirma-nedenleri-ve-tedavi-yontemleri/5867/</link>
			<pubDate>Tue, 25 Feb 2025 10:41:33 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Türkiye’nin diyabet karnesi kötüleşiyor ]]></title>
			<description><![CDATA[İnsülin direnci, insülin eksikliği veya her ikisinin bir arada bulunmasına bağlı olarak gelişen ve yüksek kan şekerine yol açan diyabet, tüm dünyayı tehdit etmeye devam ediyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[İnsülin direnci, insülin eksikliği veya her ikisinin bir arada bulunmasına bağlı olarak gelişen ve yüksek kan şekerine yol açan diyabet, tüm dünyayı tehdit etmeye devam ediyor. 2021 yılında dünyadaki diyabetli hasta sayısı 526 milyon iken bu sayının 2045 yılında 700 milyona ulaşacağının öngörüldüğünü dile getiren Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Fulya Akın, “Ülkemizde 20 yaş üzeri her 100 kişiden en az 15’inin diyabetli olduğu tahmin ediliyor. Şimdiden Avrupa’da diyabetli hasta sayısının en yüksek olduğu ülkeler arasında üçüncü sırada olan Türkiye’nin, 2045 yılında dünyada en yüksek diyabetli nüfus barındıran ilk 10 ülke arasına girmesi bekleniyor” dedi.

 

Diyabetin Tip 1 ve Tip 2 olmak üzere iki türü bulunduğunu belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Fulya Akın, "Tip 1’de pankreastaki insülin üreten hücreler hasar görürken, Tip 2’de ise insülin direnci oluşur. Tip 1 diyabet genellikle çocukluk ve gençlik döneminde başlar, gelişiminde genetik yatkınlık ve çevresel faktörler rol oynar. Tip 2 diyabet ise genellikle 30-40 yaşlarından sonra ortaya çıkar, yaş ilerledikçe sıklığı artar ve güçlü bir genetik yatkınlık taşır. Ancak, son yıllarda yaşam tarzındaki değişiklikler ve artan obezite oranları nedeniyle Tip 2 diyabet, gençler ve çocuklarda da görülüyor" dedi.

 

Diyabet, kalp damar hastalığı riskini 3 kat artırıyor 

Böbrek yetmezliğinin en önemli sebebinin diyabet olduğunun altını çizen Prof. Dr. Fulya Akın, “Diyabetin klasik semptomları; sık idrara çıkma, aşırı susama, yüksek iştah, halsizlik ve ağız kuruluğu olarak ön plana çıkarken, daha az görülen bulguları ise açıklanamayan kilo kaybı, bulanık görme, tekrarlayan mantar enfeksiyonları ve kaşıntı olarak sıralanıyor. Tedavi edilmeyen diyabet ileri dönemlerde böbreklere, damarlara ve kalbe zarar veriyor hatta erişkinlerde körlüğe bile yol açabiliyor” dedi. Diyabet hastalarında kalp ve damar hastalıklarının 2-3 kat daha fazla görüldüğünü belirten Akın, “Trafik kazalarından sonra en sık görülen ayak kesilme nedeni diyabettir, bu da hastalığın ciddiyetini gözler önüne seriyor” şeklinde ifade etti.

 

“Tatlı idrar” yaşam tarzı değişikliği ile önlenebilir 

Kandaki şeker düzeyinin yükselmesiyle birlikte idrarın tatlılaştığını fark eden Mısırlıların 1500’lü yıllarda diyabet hastalığı için ‘tatlı idrar’ ifadesini kullandığını anlatan Prof. Dr. Akın, “Yüzyıllardır süregelen bu rahatsızlık için dikkatli ve sürekli takip gerekir. Sağlıklı beslenme, fiziksel aktivite, obeziteden kaçınma gibi yaşam tarzı değişiklikleri ile tip 2 diyabet gelişim riski yüzde 40-58 oranında önlenebilir.  Tip 1 diyabette ise insülin eksikliği söz konusu olduğu için insülin takviyesi şarttır” açıklamasında bulundu. 

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/turkiye-nin-diyabet-karnesi-kotulesiyor-5805.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/turkiye-nin-diyabet-karnesi-kotulesiyor-5805.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/turkiye-nin-diyabet-karnesi-kotulesiyor-5805-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/turkiye-nin-diyabet-karnesi-kotulesiyor-5805.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/turkiye-nin-diyabet-karnesi-kotulesiyor/5847/</link>
			<pubDate>Mon, 24 Feb 2025 13:11:00 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[İşte katarakt ameliyatı hakkında merak edilenler]]></title>
			<description><![CDATA[Göz sağlığı, yaşam kalitesini doğrudan etkileyen en önemli unsurlardan biridir. Görme yetisinin zamanla azalmasına neden olan katarakt hastalığı, özellikle ileri yaşlarda sıkça karşılaşılan bir durumdur. Batıgöz Sağlık Grubu Çankaya Şubesi'nde Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı olarak görev yapan Doç. Dr. Uğur Ünsal, katarakt ve tedavi süreci hakkında önemli bilgiler verdi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Göz sağlığı, yaşam kalitesini doğrudan etkileyen en önemli unsurlardan biridir. Görme yetisinin zamanla azalmasına neden olan katarakt hastalığı, özellikle ileri yaşlarda sıkça karşılaşılan bir durumdur. Batıgöz Sağlık Grubu Çankaya Şubesi'nde Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı olarak görev yapan Doç. Dr. Uğur Ünsal, katarakt ve tedavi süreci hakkında önemli bilgiler verdi.

Katarakt Nedir ve Kimlerde Görülür?

Kataraktın göz merceğinin saydamlığını kaybederek bulanıklaşması olduğunu belirten Doç. Dr. Uğur Ünsal, hastalığın genellikle yaşlanmaya bağlı olarak ortaya çıktığını ifade etti. Ünsal, "Katarakt, 50 yaşından sonra daha sık görülse de, doğuştan katarakt veya travmaya bağlı gelişen vakalar da olabilir. Diyabet hastaları, uzun süre kortizon tedavisi görenler ve aşırı güneş ışığına maruz kalanlar da risk grubundadır." dedi.

Katarakt Belirtileri Nelerdir?

Hastalığın genellikle yavaş ilerlediğini ve hastalar tarafından geç fark edildiğini söyleyen Doç. Dr. Uğur Ünsal, kataraktın en yaygın belirtilerini şu şekilde sıraladı:

 


	Görmede bulanıklık ve puslu görme
	Işık hassasiyeti ve göz kamaşması
	Renkleri soluk veya sarımsı görme
	Çift görme veya gölgeli görüntü
	Gece görüşünde azalma


 

Katarakt Tedavisi Mümkün mü?

 

Kataraktın ilaç veya gözlükle tedavi edilemeyeceğini vurgulayan Doç. Dr. Ünsal, tek etkin yöntemin cerrahi müdahale olduğunu belirtti. "Günümüzde gelişen teknoloji sayesinde katarakt ameliyatları oldukça güvenli bir şekilde gerçekleştirilmektedir. Ameliyat, göz içindeki bulanık merceğin alınıp yerine yapay bir lens yerleştirilmesi esasına dayanır.” diye konuştu.

 

Katarakt Ameliyatı Nasıl Yapılır?

 

Hastaların en çok merak ettiği konulardan biri de katarakt ameliyatının nasıl yapıldığı. Bu konuda açıklamalarda bulunan Doç. Dr. Uğur Ünsal, “Ameliyat, genellikle damla anestezisi ile gerçekleştirilir. Hasta ağrı hissetmez ve işlem yaklaşık 10-15 dakika sürer. Günümüzde en sık kullanılan yöntem fakoemülsifikasyon (FAKO) tekniğidir. Bu teknikte, ultrason dalgalarıyla katarakt parçalanarak temizlenir ve yeni lens yerleştirilir." ifadelerini kullandı.

 

Ameliyat Sonrası Süreç Nasıl Olur?

 

Ameliyatın ardından hastaların hızlı bir iyileşme süreci yaşadığını belirten Doç. Dr. Ünsal, "Genellikle hastalar aynı gün taburcu edilir. İlk birkaç gün hafif bir batma hissi ve bulanık görme normaldir. Ancak birkaç gün içinde görme netleşir. Doktorun önerdiği damlalar düzenli kullanılmalı ve göz hijyenine dikkat edilmelidir." dedi.

 

Katarakt Ameliyatı Riskli mi?

 

Her cerrahi müdahalede olduğu gibi katarakt ameliyatının da bazı riskleri olabileceğini belirten Doç. Dr. Uğur Ünsal, "Günümüzde modern teknikler sayesinde riskler en aza indirgenmiştir. Enfeksiyon, göz içi basınç artışı veya nadiren retina dekolmanı gibi komplikasyonlar görülebilir. Deneyimli bir hekim tarafından; önce bir göz ,daha sonra 2. göz ameliyatı yapıldığında  bu riskler daha düşüktür." açıklamasında bulundu.

 

Katarakt, tedavi edilmediğinde görme kaybına neden olabilen ancak ameliyatla kesin çözüme kavuşabilen bir hastalıktır. Katarakt teşhisi konulan hastaların görme kaybı yaşamadan bir uzmana danışmaları büyük önem taşır. Doç. Dr. Uğur Ünsal, "Ameliyat kararı hastanın günlük yaşamını ne kadar etkilediğine bağlıdır. Görme yetisi azalan ve yaşam kalitesi düşen hastalar için cerrahi müdahale en etkili çözümdür." diyerek erken teşhisin önemine dikkat çekti.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/iste-katarakt-ameliyati-hakkinda-merak-edilenler-3849.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/iste-katarakt-ameliyati-hakkinda-merak-edilenler-3849.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/iste-katarakt-ameliyati-hakkinda-merak-edilenler-3849-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/iste-katarakt-ameliyati-hakkinda-merak-edilenler-3849.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/iste-katarakt-ameliyati-hakkinda-merak-edilenler/5826/</link>
			<pubDate>Sun, 23 Feb 2025 13:08:05 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Eşlerin birlikte uyuması uyku kalitesini nasıl etkiliyor?]]></title>
			<description><![CDATA[Eşlerin birlikte uyumasının duygusal açıdan önemli olduğunu belirten uzmanlar, uyku kalitesi içinse farklı etkileri olabileceğini söylüyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Eşlerin birlikte uyumasının duygusal açıdan önemli olduğunu belirten uzmanlar, uyku kalitesi içinse farklı etkileri olabileceğini söylüyor.

Fiziksel temasın, oksitosin salgılanmasını artırarak güven hissi sağlayabileceğini ve uykuya dalmayı kolaylaştırabileceğini dile getiren Uzman Klinik Psikolog Merve Türkkol, “Bazı bireyler için partnerle yakın temas halinde uyumak güven verici bir etki yaratırken, bazıları için bu durum uykunun sık sık bölünmesine neden olabilir.” dedi. Uyku düzeni uyumsuzluğu yaşayan çiftler için ayrı uyumanın ilişkinin sağlıklı şekilde devam etmesine yardımcı olabileceğini ifade eden Uzman Klinik Psikolog Merve Türkkol, ideal bir uyku ortamı oluşturmak için çiftlerin benzer uyku saatlerini benimsemesi, oda koşullarını birlikte belirlemesi ve uyku öncesi rahatlatıcı rutinler oluşturmasını önerdi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Merve Türkkol, eşlerin birlikte uyumasının uyku kalitesine etkisi hakkında açıklamalarda bulundu.

Fiziksel temas huzurlu bir uyku sağlayabilir…

Uykunun, fizyolojik ve psikolojik süreçlerin etkileşim içinde olduğu, vücudun dinlenmesini ve yenilenmesini sağlayan kritik bir zaman dilimi olduğunu dile getiren Uzman Klinik Psikolog Merve Türkkol, “Partnerler arasındaki fiziksel temas, uykuya dalma sürecini ve uykunun kalitesini çeşitli şekillerde etkileyebilir. Çiftler arasında yatakta sarılma, el ele tutuşma veya yakın temasta bulunma gibi davranışlar, uykuya geçiş sürecini olumlu veya olumsuz yönde değiştirebilir.” dedi.

Fiziksel temasın olumlu etkileri arasında, oksitosin hormonunun artışının yer aldığını ifade eden Uzman Klinik Psikolog Merve Türkkol, “Oksitosin, ‘bağlanma hormonu’ olarak bilinir ve stres seviyelerini düşürerek bireyin daha rahat bir uyku deneyimi yaşamasına katkıda bulunabilir. Özellikle kaygı bozukluğu yaşayan bireylerde, eşleriyle temas halinde olmak güven hissini artırarak uykuya dalmayı kolaylaştırabilir. Ayrıca, sarılmak veya el ele tutuşmak, parasempatik sinir sistemini aktive ederek kalp ritmini yavaşlatır ve bireyin daha huzurlu bir şekilde uyumasına yardımcı olabilir.” şeklinde konuştu.

Bazıları için uykunun bölünmesine de neden olabilir!

Her çift için fiziksel temasın etkilerinin aynı olmayabileceğine de değinen Uzman Klinik Psikolog Merve Türkkol, “Bazı bireyler için partnerle yakın temas halinde uyumak güven verici bir etki yaratırken, bazıları için bu durum uykunun sık sık bölünmesine neden olabilir. Bu nedenle, çiftlerin kendi konfor seviyelerini keşfetmeleri ve birbirlerinin ihtiyaçlarına uyum sağlamaları önemlidir. Fiziksel temasın derecesi, çiftlerin iletişimi ile belirlenebilir ve uyku kalitesini artıracak çözümler üretilebilir. Örneğin, yatakta yakın temas kurup uyumakta zorlanan çiftler için büyük yatak tercih edilmesi veya uyku esnasında temasın belirli bir sürede sınırlandırılması faydalı olabilir.” açıklamasını yaptı.

Farklı uyku alışkanlıkları uyku kalitesini doğrudan etkileyebilir…

“Eşlerin uyku alışkanlıkları birbirinden farklı olduğunda, bu durum uyku kalitesi üzerinde belirgin bir etki yaratabilir.” diyen Uzman Klinik Psikolog Merve Türkkol, bireylerin biyolojik saatlerinin, uykuya geçiş süresinin, yatakta hareket etme sıklığının, uyurgezerlik ve diş gıcırdatma gibi faktörlerin, uyku ortamının huzurlu veya kesintili olmasına sebep olabileceğini bu farklılıkların da çiftlerin dinlenme sürecini doğrudan etkileyebileceğini aktardı. 

Biyolojik ritimleri farklı olan bireyler arasında uyku uyumunu sağlamanın güç olabileceğini dile getiren Uzman Klinik Psikolog Merve Türkkol, “Bir partnerin erken yatıp erken kalkarken, diğer partnerin geç saatlere kadar uyanık kalmayı tercih etmesi bir tarafın uykuya dalmasını geciktirebilir. Ayrıca, bir eşin horlama, uyurgezerlik veya sık sık hareket etme gibi alışkanlıkları varsa, diğerinin uykusunun bölünmesine ve dinlenme kalitesinin düşmesine yol açabilir. Özellikle derin uykuya geçiş sürecinde bu tür dışsal faktörlerin etkisi, uyku kalitesini doğrudan etkileyerek bireyde yorgunluk hissine neden olabilir.” ifadelerini kullandı.

Birlikte uyumanın ilişkinin temel taşı olduğu fikri her birey için geçerli değil!

Birlikte uyumanın pek çok çift için duygusal yakınlık ve bağlılık göstergesi olarak algılandığına vurgu yapan Uzman Klinik Psikolog Merve Türkkol, “Ancak, uyku kalitesini etkileyen faktörler nedeniyle bazı çiftler ayrı yataklarda ya da ayrı odalarda uyumayı tercih edebilir. Bu durum, ilişkinin dinamiğini değiştirebilir ve bazı bireylerde duygusal mesafe hissiyatı oluşturabilir.” dedi.

Ayrı uyumanın ilişkide yarattığı etkilerin, çiftin iletişimine ve birlikte geçirdiği zamanın niteliğine bağlı olduğunu da sözlerine ekleyen Uzman Klinik Psikolog Merve Türkkol, şöyle devam etti:

“Araştırmalar, kötü uyku deneyimlerinin çiftler arasındaki tartışmaları artırabildiğini ve bireylerin daha huzursuz hissetmesine neden olabileceğini gösteriyor. Ancak, birlikte uyumanın ilişkinin temel taşı olduğu fikri her birey için geçerli değil. Uyku düzeni bozuk olan, farklı uyku alışkanlıklarına sahip çiftler için ayrı uyumak, ilişkilerini daha sağlıklı sürdürebilmeleri adına faydalı olabilir. Bu bağlamda, ayrı uyuma düzeni tercih eden çiftlerin, gün içerisinde birlikte kaliteli zaman geçirmeye özen göstermesi önemli. Sarılma, sohbet etme gibi bağlanmayı destekleyen davranışlar sayesinde, ayrı yatakta uyumak ilişkide duygusal mesafeye neden olmadan sürdürülebilir hale gelebilir.”

Birlikte rahat uyumak için alışkanlıklarınızı senkronize etmelisiniz…

Uykunun, yalnızca bireysel bir ihtiyaç değil, aynı zamanda çiftlerin ilişkisini ve genel yaşam kalitesini etkileyen temel unsurlardan biri olduğunun altını çizen Uzman Klinik Psikolog Merve Türkkol, “Yapılan araştırmalar, uyku düzeni ve uyku kalitesinin çiftler arasındaki duygusal bağ, iletişim ve stres yönetimi üzerinde doğrudan etkili olduğunu gösteriyor.” dedi.

Çiftlerin daha sağlıklı ve dinlendirici uyuyabilmeleri için önerilerde bulunan Uzman Klinik Psikolog Merve Türkkol, sözlerini şöyle tamamladı:

“Mümkünse, benzer saatlerde uyuyup uyanmaya çalışın. Odanın sıcaklığı, ses seviyesi ve yatak takımlarının rahatlığı gibi unsurları birlikte belirleyerek, ikinizin de konforlu hissedeceği bir uyku alanı oluşturabilirsiniz. Fiziksel teması rutine dahil etmeye çalışın. Uyumadan önce meditasyon, nefes egzersizleri veya hafif germe hareketleri gibi birlikte yapacağınız rahatlatıcı aktiviteler, uykuya geçiş sürecini kolaylaştırabilir. Yatak odasını huzurlu bir alan olarak görmek ve olumsuz duyguları buraya taşımamak önemlidir. Eğer tekrarlayan bir şekilde uyku öncesi tartışmalar yaşıyorsanız, bu durumu fark edip gün içinde duygularınızı daha sağlıklı bir şekilde ifade etmeye çalışabilirsiniz. Uyumadan önce telefon veya televizyon yerine birlikte kitap okumak, hafif bir müzik dinlemek ya da sohbet etmek, hem uyku kalitesini artırabilir hem de ilişkinize olumlu katkılar sunabilir.”
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/eslerin-birlikte-uyumasi-uyku-kalitesini-nasil-etkiliyor-5500.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/eslerin-birlikte-uyumasi-uyku-kalitesini-nasil-etkiliyor-5500.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/eslerin-birlikte-uyumasi-uyku-kalitesini-nasil-etkiliyor-5500-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/eslerin-birlikte-uyumasi-uyku-kalitesini-nasil-etkiliyor-5500.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/eslerin-birlikte-uyumasi-uyku-kalitesini-nasil-etkiliyor/5808/</link>
			<pubDate>Sat, 22 Feb 2025 12:29:21 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[35 yaş üzeri anne adayları dikkat!]]></title>
			<description><![CDATA[Günümüzde kadınların çalışma hayatında daha fazla yer almaları, eğitim ve kariyer planlamaları derken evlilik ve çocuk sahibi olma yaşları ileriye taşınıyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Akif Sargın “Anne olmak pek çok kadın için vazgeçilmez bir istek olsa da özellikle son yıllarda çeşitli nedenlerle ertelenmek durumunda kalınabiliyor. Ancak 35 yaş ve üzerindeki gebelikler, tıbbi olarak “ileri anne yaşı” kapsamında değerlendiriliyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Günümüzde kadınların çalışma hayatında daha fazla yer almaları, eğitim ve kariyer planlamaları derken evlilik ve çocuk sahibi olma yaşları ileriye taşınıyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Akif Sargın “Anne olmak pek çok kadın için vazgeçilmez bir istek olsa da özellikle son yıllarda çeşitli nedenlerle ertelenmek durumunda kalınabiliyor. Ancak 35 yaş ve üzerindeki gebelikler, tıbbi olarak “ileri anne yaşı” kapsamında değerlendiriliyor. Bu yaş grubunda doğurganlık azalmaya başladığı gibi, gebelikte bazı risklerin görülme olasılığı da artıyor. Bu nedenle, ileri anne yaşı gebeliklerinde daha sıkı bir takip, multidisipliner bir ekip yaklaşımı ve özel bir planlama yapılması büyük önem taşıyor” diyor. Yaşın yanı sıra günlük yaşamda yapılan bazı hataların da gebelikte riski artırabildiğini vurgulayan Prof. Dr. Sargın, riskli gebeliğe yol açabilen etkenleri anlattı, anne adaylarına hem bebeklerinin hem de kendilerinin sağlığı için dikkat etmeleri gereken 10 kuralı sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.   

 

 

Riskli gebeliklerin en yaygın nedenleri!

 

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Akif Sargın, riskli gebeliklerin en yaygın nedenlerini; “35 ve üzeri yaşın yanı sıra gebelik öncesinde diyabet, tiroid ve hipertansiyon gibi kronik hastalıkların ihmal edilerek kontrol altına alınmaması, aşırı kilo, hareketsiz yaşam, sigara, alkol ve bilinçsiz ilaç kullanımı, kadın ve doğum uzmanına düzenli muayene olmamak şeklinde sıralıyor. Aynı zamanda genetik hastalıklar, kan pıhtılaşma bozuklukları, böbrek ve bağışıklık sistemi hastalıkları, plansız gebelik, önceki gebeliklerde düşük veya erken doğum hikayesi olmasının da gebeliği riskli duruma soktuğunu vurgulayan Prof. Dr. Sargın “Bu hastalıkların kontrol altında tutulması, sağlıklı bir gebelik süreci için önemlidir. Bu nedenle özellikle internetten edinilen yanlış bilgilerle hareket etmek yerine, mutlaka bir hekime danışılmalı, her türlü soru hekime rahatlıkla sorulabilmelidir” diyor. 

 

Düzenli kontrol şart!

 

35 yaş ve üzeri anne adaylarının düzenli doktor kontrolü, potansiyel sorunların erken tespit edilmesi ve müdahale edilmesi açısından kritik önem taşıyor. Prof. Dr. Mehmet Akif Sargın özellikle ikiz, üçüz veya daha fazla çoğul gebeliklerde erken doğum riski, düşük doğum ağırlığı, preeklampsi (gebelik zehirlenmesi) ve plasenta sorunlarının daha sık görüldüğüne dikkat çekerek şöyle konuşuyor: “Bu tür gebeliklerin yönetiminde uzman bir ekip ve düzenli takip çok önemlidir. Her anne adayının durumu farklıdır, bu yüzden bireysel bir değerlendirme yapılması gereklidir. Ultrasonografi, kan testleri ve diğer tıbbi incelemelerle bebeğin gelişimi ve annenin sağlığı sürekli izlenir. Bu kontroller sayesinde, olası komplikasyonlar erken dönemde önlenebilir, kontrol altına alınabilir ya da tedavi edilebilir.” Prof. Dr. Sargın, günümüzde çok hızlı gelişen tıp teknolojileri sayesinde, riskli gebeliklerde hem anne hem de bebeğin sağlığının çok daha güvenli bir şekilde takip edilebildiğini ve yönetilebildiğini belirterek “Özellikle yüksek çözünürlüklü ultrasonografi cihazları, genetik tarama testleri ve gelişmiş cerrahi teknikler, risklerin azaltılmasında büyük rol oynuyor. Ayrıca, erken doğum riski olan bebekler için yenidoğan yoğun bakım ünitelerinin gelişmiş olması, bu bebeklerin yaşama şansını artırıyor” diyor.   

 

Anne adaylarına sağlıklı yaşam tavsiyeleri!

 

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Akif Sargın hem bebeğin hem de anne adayının sağlığı için mutlaka dikkat edilmesi gereken 10 kuralı şöyle sıralıyor;


	Sağlıklı ve dengeli beslenin.
	Düzenli uykuya çok özen gösterin. 
	Hareketsiz yaşamdan kaçının, mutlaka her gün hafif egzersizler yapın.
	Stres hem bebeğe hem anne adayına zarar verdiğinden stresinizi yönetmeyi öğrenin. 
	Sigara ve alkolden kesinlikle kaçının.
	Kafein tüketiminden uzak durun, bol su için. 
	Doktora düzenli muayeneyi ihmal etmeyin. Kronik hastalıklarınızın mutlaka düzenli takibini yapın.
	Riskli gebeliklerin yönetiminde uzman bir ekip ve düzenli takip çok önemli olduğundan kesinlikle özen gösterin. 
	Doktorunuzun önerdiği vitamin ve takviyeleri düzenli olarak kullanın.
	Sosyal medya, internet ya da arkadaş çevresinden duyduklarınızla hareket etmeyin. 

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/35-yas-uzeri-anne-adaylari-dikkat-1364.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/35-yas-uzeri-anne-adaylari-dikkat-1364.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/35-yas-uzeri-anne-adaylari-dikkat-1364-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/35-yas-uzeri-anne-adaylari-dikkat-1364.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/35-yas-uzeri-anne-adaylari-dikkat/5789/</link>
			<pubDate>Fri, 21 Feb 2025 11:25:09 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Uzun süre oturuyorsanız dikkat! ]]></title>
			<description><![CDATA[Bel ve kuyruk sokumu bölgesinde hissedilen ağrının sakrum ağrısı olarak adlandırıldığını belirten uzmanlar bu durumun günlük yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilen bir rahatsızlık olduğunu söylüyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Bel ve kuyruk sokumu bölgesinde hissedilen ağrının sakrum ağrısı olarak adlandırıldığını belirten uzmanlar bu durumun günlük yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilen bir rahatsızlık olduğunu söylüyor.

Sakrum ağrısı genellikle uzun süre oturma, ayakta durma ve hareket sırasında artış gösterdiğine dikkat çeken Beyin, Sinir ve Omurilik Cerrahı Op. Dr. İdris Avcı,   “Sakrum ağrısı genellikle bel ve kalça arasında yoğunlaşır ve bazı durumlarda bacaklara yayılabilir.” dedi. Travma, yanlış duruş, iltihaplanmalar ve hamilelik gibi durumların sakrum ağrısına yol açabildiğini dile getiren Op. Dr. İdris Avcı, hafif egzersizlerin ağrıyı azaltabileceğini ancak yanlış egzersizlerin sakrum bölgesine zarar verebileceğini vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beyin, Sinir ve Omurilik Cerrahı Op. Dr. İdris Avcı, hayat kalitesini düşürebilen sakrum ağrısı hakkında bilgi verdi.

Bel ve kalça arasında yoğunlaşan ağrı bazı durumlarda bacaklara yayılabilir…

Sakrum ağrısının, alt bel ve kuyruk sokumu   bölgesinde hissedilen, kişinin günlük yaşam kalitesini düşürebilecek bir ağrı türü olduğunu ifade eden Op. Dr. İdris Avcı, “Sakrum bölgesi, omurganın en alt kısmında yer alır ve pelvis ile birleşen kemik yapısıdır. Bu ağrı genellikle oturma, ayakta durma ve hatta bazen yatma gibi gündelik aktivitelerde artış gösterir.”

Sakrum ağrısının altında yatan çeşitli nedenler ve risk faktörleri bulunduğuna dikkat çeken Op. Dr. İdris Avcı, “Sakroiliak eklemdeki sorunlar veya kuyruk sokumu çevresindeki kas ve dokuların hasarı nedeniyle bu bölgede ağrı oluşabilir. Sakrum ağrısı genellikle bel ve kalça arasında yoğunlaşır ve bazı durumlarda bacaklara yayılabilir.” açıklamasını yaptı.

Hareket kısıtlılığı yaygın bir belirti…

Sakrum ağrısı olan kişilerin uzun süre oturduklarında rahatsızlık hissedebileceklerini ve ağrıların artabileceğini vurgulayan Op. Dr. İdris Avcı, diğer belirtileri şöyle açıkladı:

“Sakrum ağrısı yaşayan bireylerde kalça ve bel bölgesinde hareket kısıtlılığı ve sertlik hissi yaygın görülür. Ağrı bazen bacaklara kadar inebilir ve sinirsel sorunların belirtisi olarak ortaya çıkabilir. Özellikle eğilme ve dönme gibi hareketlerde ağrı şiddetlenir ve hareket kabiliyeti kısıtlanır.”

Yaş, cinsiyet ve meslek riski artırabiliyor!

Sakrum ağrısının birçok farklı nedeni olabileceğine değinen Op. Dr. İdris Avcı, “Genellikle travma, uzun süreli kötü duruş ve bazı sağlık koşulları sakrum ağrısının yaygın nedenleri arasında yer alır.” dedi.

Kuyruk sokumuna alınan doğrudan darbeler ve özellikle uzun süre oturan veya masa başı çalışan kişilerde yanlış oturma pozisyonu nedeniyle sakrum bölgesine fazla yük binmesi sonucu ağrı gelişebileceğine dikkat çeken Op. Dr. İdris Avcı, şunları söyledi:

“Sakroiliak eklem, omurganın pelvisle bağlantısını sağlar. Bu eklemde meydana gelen iltihaplanma veya aşırı yüklenme, sakrum ağrısına neden olabilir. Romatoid artrit gibi bazı enflamatuar hastalıklar sakroiliak eklemi etkileyerek sakrum ağrısına yol açabilir. Hamilelik döneminde, pelvis bölgesindeki eklemler esnek hale gelir ve hormonal değişiklikler nedeniyle sakrum bölgesine yük biner. Bu durum, gebelik sırasında veya sonrasında sakrum ağrısına yol açabilir. Sakrum tümörleri çok nadir olsa da, kuyruk sokumunda ağrı ile kendini gösterebilir. Özellikle bacaklarda uyuşma, kuvvetsizlik, idrar ve gaita kontrolün sağlanmaması gibi durumlarda mutlaka sakrum tümörleri için etiyolojik araştırma yapılması gerekir.”

Egzersiz faydalı ancak yanlış egzersiz ağrıyı tetikleyebilir!

Sakrum ağrısını yönetmek için ağrının şiddetine ve altında yatan nedene göre tedavi planlanması gerektiğini dile getiren Op. Dr. İdris Avcı, “İlaç tedavisi, fizik tedavi, manuel terapi, sıcak ve soğuk uygulamalar ve algolojik işlemler, ağrı ve diğer semptomların hafifletilmesine katkıda bulunur. Sakrum ağrısının yönetimi için doktor kontrolünde uygun tedavi yöntemlerinin belirlenmesi önemlidir.” dedi.

Sakrum ağrısına sahip kişiler için bazı egzersizler faydalı olduğunu ancak bazı egzersizlerin sakrum bölgesine fazla yük bindirerek ağrıyı artırabileceğini vurgulayan Op. Dr. İdris Avcı, “Pelvik tilti, kuş köpek egzersizi ve köprü pozisyonu gibi düşük etkili egzersizler, sakrum ağrısını hafifletmeye yardımcı olur. Bu egzersizler, omurga çevresindeki kasları güçlendirir ve ağrıyı azaltır. Öte yandan yüksek etkili ve ağır kaldırma içeren egzersizler sakrum bölgesine zarar verebilir. Koşu, ağırlık kaldırma veya yüksek etkili sporlar sakrum ağrısını şiddetlendirebilir. Egzersizler, bir fizyoterapistin rehberliğinde yapılmalı ve uygun bir programla uygulanmalıdır.” açıklamasını yaptı.

Sakrum ağrısı cerrahi müdahale gerektirebilir!

Çoğu sakrum ağrısı vakasının konservatif tedavi yöntemleri ile yönetilebileceğini de ifade eden Op. Dr. İdris Avcı, “Ancak bazı durumlarda cerrahi müdahale veya girişimsel yöntemler düşünülebilir. 

Sakroiliak eklemde ciddi dejenerasyon veya sinir sıkışması gibi durumlarda cerrahi yöntemlere başvurulabilir. Ancak cerrahi müdahaleler genellikle son çare olarak tercih edilir. Sinir blokajı veya radyofrekans ablasyon gibi yöntemler, kronik sakrum ağrısı vakalarında geçici rahatlama sağlayabilir. Bu tür tedaviler riskler içerdiğinden, doktorun detaylı değerlendirmesi sonrası uygulanması uygundur.” diyerek sözlerini tamamladı.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/uzun-sure-oturuyorsaniz-dikkat-461.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/uzun-sure-oturuyorsaniz-dikkat-461.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/uzun-sure-oturuyorsaniz-dikkat-461-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/uzun-sure-oturuyorsaniz-dikkat-461.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/uzun-sure-oturuyorsaniz-dikkat/5774/</link>
			<pubDate>Thu, 20 Feb 2025 13:13:56 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Soğuk havada kalp krizi riski 3 kat artıyor!]]></title>
			<description><![CDATA[Dünya genelinde ve ülkemizde kalp krizi ile diğer kardiyovasküler hastalıklar ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer almaya devam ediyor. Ülkemizde yılda yaklaşık 200 bin kişinin kalp krizi geçirdiği ve bu hastaların önemli bir kısmının hayatını kaybettiği belirtiliyor. Modern yaşamın getirdiği hareketsiz yaşam tarzı, sağlıksız beslenme, obezite ve stres, kalp krizinin temel nedenleri arasında yer alıyor. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Dünya genelinde ve ülkemizde kalp krizi ile diğer kardiyovasküler hastalıklar ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer almaya devam ediyor. Ülkemizde yılda yaklaşık 200 bin kişinin kalp krizi geçirdiği ve bu hastaların önemli bir kısmının hayatını kaybettiği belirtiliyor. Modern yaşamın getirdiği hareketsiz yaşam tarzı, sağlıksız beslenme, obezite ve stres, kalp krizinin temel nedenleri arasında yer alıyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Aytek Şimşek, ayrıca kış aylarında soğuyan havanın da kalp krizi riskini artırdığına dikkat çekerek, “Bunun nedeni ise soğuk havalarda vücudun sıcaklığını korumak için damarları daraltması ve bu durumun kan basıncını artırarak kalbin daha fazla çalışmasına neden olmasıdır. Özellikle kalp hastalığı olan kişilerde bu ek yük kalp krizine yol açabilmektedir. Ayrıca kış aylarında azalan fiziksel aktiviteler ve beslenme değişiklikleri de risk faktörlerini artırmaktadır” diyor. 

 

Soğuk havada risk 3 kat artıyor! 

Kış aylarında kalp krizinin 3 kat daha fazla görüldüğüne işaret eden Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Aytek Şimşek, kalp sağlığını korumak için alınması gereken önlemleri ise  şöyle özetliyor:  “Günde en az 3-5 porsiyon mevsimine uygun sebze ile meyve tüketmek, kaliteli ve yeterli süre uyumak,  vücut ısısının daha iyi korunması için tek bir kalın kıyafet yerine ince ve kat kat giyinmek önem taşımaktadır” 

 

En sık sabah saatlerinde yaşanıyor!  

Kalp sağlığı için kış aylarında da sporu aksatmamak büyük bir öneme sahip. Ancak soğuk havalarda sabahları ağır spor yapmaktan kaçınmak gerekiyor. Zira, yapılan araştırmalara göre, kalp krizi en sık sabah saatlerinde yaşanıyor!  Bunun sebebi ise sabahları 09:00’a kadar olan süreçte vücudun stres hormonu (kortizol) seviyesinin yükselmesi ve kan basıncının artması. Sabah saatlerinde kanın pıhtılaşma eğilimi de daha yüksek olduğu için damar tıkanıklıkları daha kolay gelişebiliyor. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Aytek Şimşek, bu nedenle özellikle risk grubunda olan kişilerin sabah saatlerinde aşırı fiziksel efor sarf etmemeleri gerektiği uyarısında bulunarak, “Örneğin, özellikle sabah saatlerinde yoğun tempolu yürüyüş, kas güçlendirme egzersizleri ve bisiklet sürmek gibi ağır efor gerektiren hareketlerden kaçınmak gerekmektedir. Spor mümkünse öğleden sonra yapılmalıdır. Sabah saatleri dışında zaman yoksa, hafif tempolu yürüyüşler veya gevşeme egzersizleri tercih edilmelidir” diyor.

 

Risk faktörlerine dikkat!  

Kalp krizi, kalbi besleyen koroner damarların ani tıkanması sonucu kalp kasına yeterli oksijen gitmemesiyle oluşan ciddi bir durum. Tıkanıklık genellikle ateroskleroz (damar sertliği) sonucu gelişen pıhtılar nedeniyle meydana geliyor. Kalp kası yeterince oksijen alamadığında hücreler ölmeye başlıyor ve ciddi kalp hasarı oluşabiliyor. Doç. Dr. Mustafa Aytek Şimşek, erken müdahale edilmezse kalp krizinin hastanın kaybıyla sonuçlanabileceğine işaret ederek, “Yüksek tansiyon, yüksek kolesterol, sigara kullanımı, diyabet, obezite ve hareketsiz yaşam tarzı bu tıkanıklığa yol açan önemli risk faktörleri arasında yer almaktadır.   Sağlıksız beslenme, stres ve genetik yatkınlık da kalp krizi riskini artıran diğer etkenlerden. Bu faktörlerin bir araya gelmeleri damarları zamanla tıkayarak kalp krizine neden olabilmektedir” bilgisini veriyor.  

 

Kalp krizi görülme yaşı 30’a indi! 

Kalp krizi eskiden ileri yaştaki kişilerde görülürken, son yıllarda 30’lu genç yaştaki kişilerde de daha sık görülmeye başlandı. Modern yaşamın getirdiği hareketsiz yaşam tarzı, sağlıksız beslenme alışkanlıkları, sigara ile alkol tüketimi, obezite ve stres, kalp krizinin genç yaş gruplarında yaygınlaşmasının başlıca nedenlerini oluşturuyor. Ayrıca, diyabet ve hipertansiyon gibi hastalıkların son yıllarda gençlerde daha fazla görülmesinin de bu artışa katkıda bulunduğuna işaret eden Doç. Dr. Mustafa Aytek Şimşek,  genç yaşta kalp krizi riski olan kişilerin düzenli sağlık kontrolleri yaptırmalarının yaşamsal önem taşıdığına dikkat çekiyor.

 

Bu belirtilerde zaman kaybetmeyin! 

Kalp krizinde erken tanı ile tedavi hayat kurtarabiliyor ve kalp dokusunun korunmasını sağlayabiliyor.  Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Aytek Şimşek, “Bu nedenle 20 dakikadan uzun süren göğüs ağrısı, nefes darlığı ile çene, boyun, sırt veya kola yayılan ağrı, mide bulantısı, baş dönmesi ve soğuk terleme gibi sorunlar yaşandığında vakit kaybetmeden acil servise başvurulmalıdır” uyarısında bulunuyor.

 

Kalp krizinde ilk 2 saat çok önemli! 

Kalp krizinde "altın saatler" olarak adlandırılan ilk iki saat içinde yapılan müdahaleler hastanın hayatta kalma şansını önemli ölçüde artırıyor. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Aytek Şimşek, “Erken müdahale sayesinde damar tıkanıklığı açılabilir ve kalp kasına giden kan akışı tekrar sağlanabilir. İlk saatlerde yapılan tedavi, kalp kası hasarını en aza indirerek hastanın ölüm riskini azaltır ve takip eden yıllarda yaşam kalitesini korumasına yardımcı olabilir” diyor. Doç. Dr. Mustafa Aytek Şimşek,  sağlıklı ve dengeli beslenmenin, düzenli egzersiz yapmanın ve sigaradan uzak durmanın kalp krizi riskini önemli ölçüde azalttığını söylüyor.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/soguk-havada-kalp-krizi-riski-3-kat-artiyor-5591.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/soguk-havada-kalp-krizi-riski-3-kat-artiyor-5591.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/soguk-havada-kalp-krizi-riski-3-kat-artiyor-5591-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/soguk-havada-kalp-krizi-riski-3-kat-artiyor-5591.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/soguk-havada-kalp-krizi-riski-3-kat-artiyor/5742/</link>
			<pubDate>Wed, 19 Feb 2025 10:16:16 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Kış aylarında artan hastalıklara karşı bağışıklığınızı güçlendirin]]></title>
			<description><![CDATA[Havaların soğuması ve kapalı ortamlarda daha fazla vakit geçirilmesiyle birlikte bulaşıcı hastalıkların yayılma riski artıyor. Uzmanlar, özellikle son dönemde artan salgınlara karşı vücudun doğal savunmasını güçlendirmek için önlemler alınması gerektiğine dikkat çekiyor. Orzaks İlaç Medikal Müdürü Dr. Feyza Özdemir, güçlü bir bağışıklığın hastalıklara karşı en etkili koruma olduğunu belirterek, bağışıklık sistemini destekleyen önerilerini paylaştı.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Kış aylarının gelmesiyle birlikte soğuk hava koşulları ve kapalı alanlarda daha fazla zaman geçirilmesi, bağışıklık sisteminin zayıflamasına ve bulaşıcı hastalıkların yayılmasına zemin hazırlıyor. Sağlıklı bir bağışıklık sistemi, vücudu virüs ve bakterilere karşı koruyarak hastalıkların etkisini en aza indirmede kritik rol oynuyor.  Orzaks İlaç Medikal Müdürü Dr. Feyza Özdemir, kış mevsiminde bağışıklığın birçok nedene bağlı olarak düştüğünü belirterek, “Soğuk hava, burun ve üst solunum yollarında enfeksiyonlara karşı savunma mekanizmalarını zayıflatırken, kapalı ve havalandırması yetersiz alanlar virüslerin daha hızlı yayılmasına neden oluyor. Bunun yanı sıra güneş ışığının azalmasıyla ortaya çıkan D vitamini eksikliği, dengesiz beslenme, yetersiz uyku ve stres gibi etkenler de bağışıklık sisteminin zayıflamasına yol açabiliyor” dedi.

Bağışıklığı güçlendirmede vitamin ve mineraller öne çıkıyor 

Tükettiğimiz besinlerin değerlerinde son yıllarda dramatik düşüşler olduğunu dikkat çeken Dr. Feyza Özdemir, “Çok da uzun olmayan bir zaman öncesinde bir insanın 1 portakal yiyerek edindiği mikro besin değerini alabilmek için bugün çok daha fazla tüketim ile ancak aynı miktarlara erişebiliyoruz. Bu da kronik hastalıkların sıklığının artması gibi yeni sorunları tetikliyor. Bu nedenlere bağlı olarak da beslenmeyle yeterli düzeyde alınamayan vitamin ve minerallerin takviye edici gıdalarla desteklenmesi artık çok daha fazla gündeme geliyor.” diye konuştu. 

Dr. Feyza Özdemir; C vitamini, D vitamini, çinko, probiyotikler ve Omega-3 gibi bağışıklığı destekleyen bileşenlerin beslenmeye dâhil edilmesi gerektiğinin de altını çizdi. Dr. Feyza Özdemir, “C vitamini, güçlü bir antioksidan olarak hücreleri serbest radikallere karşı korur ve bağışıklık hücrelerinin etkinliğini artırır. D vitamini, bağışıklık hücrelerinin düzgün çalışmasını destekleyerek vücudu enfeksiyonlara karşı korur. Çinko, bağışıklık hücrelerinin üretimini artırarak vücudu virüslere karşı daha dirençli hale getirir. Omega-3 yağ asitleri, iltihaplanmayı azaltarak bağışıklık sisteminin aşırı tepkisini önler ve genel bağışıklık fonksiyonlarını destekler” dedi.

Probiyotikler bağırsak sağlığıyla birlikte genel bağışıklık fonksiyonlarını da destekliyor

Dr. Özdemir, probiyotiklerin bağırsak sağlığıyla birlikte genel bağışıklık fonksiyonlarını iyileştirmede de önemli rol oynadığına dikkat çekti. Özdemir; “Probiyotikler, bağırsak mikrobiyotasını dengeleyerek bağırsakla ilişkili lenfoid doku üzerinden sistemik immün yanıtları düzenler. Bağırsak epitel bariyerini güçlendirerek mukozal immüniteyi destekler ve bağırsaktan kana geçen zararlı mikroorganizmaların miktarını azaltır. Bu bileşenlerin düzenli ve yeterli miktarda alınması, bağışıklık sistemini güçlendirerek kış aylarında hastalıklara karşı doğal bir kalkan oluşturur” diye ekledi.

“Çocuklar, yaşlılar ve kronik hastalığı olanlar için koruyucu tedbirler artırılmalı”

Bağışıklık sistemi zayıf olan bireylerin kış aylarında ekstra önlemler alması gerektiğinden de bahseden Dr. Özdemir, özellikle çocuklar, yaşlılar ve kronik hastalığı olan bireyler için koruyucu tedbirlerin artırılması gerektiğine dikkat çekti. Özdemir; “Hijyen kurallarına uymak, düzenli el yıkamak ve toplu alanlarda maske kullanımı gibi basit ama etkili önlemler, hastalıklardan korunmada büyük fark yaratabilir. Ayrıca, beslenme yoluyla yeterli vitamin ve mineral almak, düzenli uyku uyumak ve stresi yönetmek bağışıklık sisteminin güçlenmesine katkı sağlar.” diye açıkladı.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/kis-aylarinda-artan-hastaliklara-karsi-bagisikliginizi-guclendirin-7750.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/kis-aylarinda-artan-hastaliklara-karsi-bagisikliginizi-guclendirin-7750.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/kis-aylarinda-artan-hastaliklara-karsi-bagisikliginizi-guclendirin-7750-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/kis-aylarinda-artan-hastaliklara-karsi-bagisikliginizi-guclendirin-7750.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/kis-aylarinda-artan-hastaliklara-karsi-bagisikliginizi-guclendirin/5717/</link>
			<pubDate>Tue, 18 Feb 2025 11:38:11 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Yetişkinlerin yarısı nodüler guatra sahip]]></title>
			<description><![CDATA[Boynun ön kısmında ses tellerinin altında bulunan ve kelebeğe benzeyen tiroid bezi; salgıladığı hormonlar ile tüm metabolizmayı düzenleyerek büyüme ve gelişmede önemli bir rol oynuyor. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Boynun ön kısmında ses tellerinin altında bulunan ve kelebeğe benzeyen tiroid bezi; salgıladığı hormonlar ile tüm metabolizmayı düzenleyerek büyüme ve gelişmede önemli bir rol oynuyor. Vücuttaki bütün organların işlevlerini etkileyen tirod bezi rahatsızlıklarının iyot alımı ile yakından bağlantılı olduğunu belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Fulya Akın, “Ülkemiz gibi iyot eksikliği yaşanan bölgelerde tiroid nodüllerinin görülme sıklığı belirgin olarak artıyor. Türkiye genelinde yapılan ultrason taramalarında erişkinlerin nerdeyse yarısında nodüler guatr tespit edilmesi bu ilişkiyi gözler önüne seriyor” dedi.

Tiroid bezindeki fonksiyonel bozuklukların; guatr, tiroidit, hipotiroidi ve hipertiroidi gibi sağlık sorunlarına yol açabileceğini dile getiren Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Fulya Akın, “İyot eksikliği sonucu ortaya çıkan nodüller her 3 kadından birini etkiler ve bu kişilerin deniz mahsulü tüketimini artırması önerilir. Bezin normalden fazla çalıştığı hipertiroidi durumunda ise tam tersi şekilde iyot kısıtlamasına ihtiyaç duyulur. Hastaların deniz ürünlerinden uzak durması ve iyotsuz tuz tercih etmesi, tiroidin normal çalışmasını destekler” dedi.  

Tiroid nodüllerinin yüzde 95’i iyi huylu 

Tiroid bezi içindeki yumru şeklindeki kitlelere nodül dendiğini paylaşan Prof. Dr. Fulya Akın, “Her nodülün kanser olmadığı ve tek ya da çok sayıda nodülün taşıdığı kanser riskinin aynı olduğu bilinmeli. Bu kitlelerin yüzde 95’i iyi huylu olmasına rağmen yüzde 5’inde kanserleşme riski bulunur. Genellikle belirti vermeyen bu nodüller, doktorun elle muayenesi veya ultrasonografik taramalarla tanı alabilir. Ancak büyük nodüllerde; boyunda şişlik, yutma güçlüğü, nefes darlığı ve ses kısıklığı gibi semptomlar karşımıza çıkabilir” dedi.

Graves hastalığı tiroidi fazla çalıştırıyor

Tiroid bezinin çok çalışmasının yani hipertiroidizmin en sık nedeninin Graves hastalığı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Fulya Akın, “Vücudun tiroidi çok çalışmaya sevk etmesiyle oluşan ve nüks edebilen otoimmün rahatsızlık Graves’in nedenleri; genetik yatkınlık, iyot fazlalığı, sigara, stres, çeşitli ilaçlar, çevresel faktörler ve Yersinia Enterocolitica enfeksiyonudur. Düzenli kontrollerle takip altında tutulması gereken hastalığın en önemli belirtileri sinirlilik, hızlı veya düzensiz kalp atışı, aşırı terleme, ellerde titreme, açıklanamayan kilo kaybı ve sıcağa tahammülsüzlük olarak sıralanabilir” dedi.

Hormon fazlalığı çarpıntıya yol açabilir

Tiroid bezinin çok çalışması anlamına gelen hipertiroidin belirtilerinin; ellerde titreme, çarpıntı, nefes darlığı, terleme, kilo kaybı, hızlı bağırsak hareketleri, adet düzensizliği, halsizlik ve saç dökülmesi olduğunu ifade eden Akın, “Gözlerde büyüme, boyunda şişlik ve çeşitli cilt bulgularını da belirtiler arasına ekleyebiliriz ancak bu semptomların kişiden kişiye değişebileceği unutulmamalı. 

Hipertiroidiyi düzeltmek için uzman doktor kontrolünde ilaç, cerrahi ve halk arasında atom tedavisi olarak da bilinen radyoaktif iyot yöntemine başvurulabilir” şeklinde konuştu.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/yetiskinlerin-yarisi-noduler-guatra-sahip-6986.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/yetiskinlerin-yarisi-noduler-guatra-sahip-6986.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/yetiskinlerin-yarisi-noduler-guatra-sahip-6986-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/yetiskinlerin-yarisi-noduler-guatra-sahip-6986.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/yetiskinlerin-yarisi-noduler-guatra-sahip/5693/</link>
			<pubDate>Mon, 17 Feb 2025 10:47:25 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Kemoterapi tedavisi gören çocuklarda hayati uyarılar ]]></title>
			<description><![CDATA[Kanser tedavisi gören çocukların kan üretimi olumsuz etkilenmektedir. Kemoterapi sonrasında kanda alyuvar (eritrosit), akyuvar (lökosit) ve pıhtılaşma pulcuklarının (trombositler) sayısı azalacaktır. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Kanser tedavisi gören çocukların kan üretimi olumsuz etkilenmektedir. Kemoterapi sonrasında kanda alyuvar (eritrosit), akyuvar (lökosit) ve pıhtılaşma pulcuklarının (trombositler) sayısı azalacaktır. 

Vücudumuzu mikroplara karşı koruyan akyuvar hücreleri azalınca bakteri, virüs, mantar ve parazit gibi mikroplar önemli enfeksiyonlara sebep olabilmektedir. Trombositler sayıca azaldığında ise kendiliğinden oluşan kanamalar (burun, dişeti kanaması, cilt kanaması ve morluklar, mide, bağırsak ve iç organ kanaması vb) açığa çıkacaktır. Çocuğumuzu bu durumlardan korumak için ebeveynlere önemli görevler düşmektedir.  Başlıcaları;


	El ve vücut temizliğine çok dikkat edilmelidir. Eller her yemek öncesi, yemek sonrası, tuvalet ihtiyacı giderildikten sonra mutlaka sıvı sabunla en az 20 saniye süreyle yıkanmalı ve ardından kâğıt havlu ile kurulanmalıdır. 
	Yumuşak bir sabun kullanarak günlük banyo veya duş yapılmalı, özellikle koltukaltları ve kasıklar dikkatle temizlenmeli ve ardından nemli bölge kalmayacak şekilde vücut iyice kurulanmalıdır. Banyo yaptırılması mümkün değil ise günlük ılık sabunlu bezle silinerek vücut temizlenmelidir. 
	Dişler, akyuvar ve trombosit sayısı uygunsa yumuşak bir diş fırçasıyla günde en az iki kez fırçalanmalı, hücre sayıları uygun değilse veya dişetlerinde kanama varsa her yemekten sonra temiz su ve antiseptik gargara solüsyonu veya bikarbonatlı su ile ağız iyice çalkalanmalıdır.
	Tırnaklar, lökosit ve trombositler çok düşük olduğu dönemde kesilmeyebilir. Ancak mutlaka kesilecekse kesme işlemi düz olarak, çok derin olmadan, deriyi kesmeden yapılmalıdır. 
	Taze çiçek ve her türlü saksı çiçeği mantar oluşum riskini arttırdığı için ortamda bulundurulmamalıdır. Yine temizlememe/dezenfekte edilme şansı olmayan tüylü, peluş veya kumaş oyuncaklar hasta odasında bulundurulmamalıdır.
	
		Ev temizliği günlük yapılmalı, ortamda küf oluşturacak ıslak veya nemli yerler olmamalı, varsa klima bakımı ve temizliği aksatılmamalıdır. 
		Akyuvar sayısı düşük dönemlerde hasta ziyaretleri kesinlikle kısıtlanmalı, kalabalık ortamlardan toplu taşımadan uzak durulmalı, zorunlu hallerde maske kullanılmalıdır. Yoğun kemoterapi dönemlerinde okula ara verilmeli, eğitime doktorunuzun izin verdiği dönemlerde evde veya hastanede devam edilmelidir. 
	
	
	Hayvanlar bağışıklık sistemi bozuk kişileri riske sokabilecek hastalıklar taşıyabilirler. Mümkünse hayvanla fiziksel temasın olmaması en iyisidir. Özellikle hayvanın salyası veya dışkısıyla temastan kaçınılmalı, ısırıklardan veya tırmalamalardan korunmalıdır. Kuş, kertenkele, yılan, kaplumbağa, hamster veya başka bir kemirgen beslenmemelidir. 
	Eğer yeni bir hayvan alınacaksa, bir yıldan büyük ve kısırlaştırılmış bir hayvan seçilmelidir. Evin dışında, bir çiftlik veya hayvanat bahçesinde hayvanlarla yakın temas edilmemelidir.
	Trombositlerin düşük olduğu dönemlerde hareketli oyunlardan ve sportif faaliyetlerden, vücudu sıkan lastikli giyeceklerden kaçınılmalıdır. 



	Nötropenik dönemde musluk suyu en az bir dakika süreyle kaynatılmadan veya filtreden geçirilmeden içilmemelidir. Şişe veya kutu içinde satılan meyve suları, soda, sıcak çay veya kahve ve pastörize edilmiş her türlü ürünün içilmesinde sakınca yoktur.


 


	Yemek hazırlarken kullanılan yüzeyler, raflar, tezgâh üzerleri, buzdolabı, dondurucular, kesme tahtası, bıçak ve diğer tüm mutfak aletleri uygun şekilde temizlenmelidir. Yemekler mümkünse öğünlük pişirilmeli, artan kısım eğer sonraki öğüne saklanacak ise yemeğin soğuması beklenmeden, hızlı soğutulması mümkün olan küçük kaplarda buzdolabına kaldırılmalıdır. İki saatten fazla oda ısısında beklemiş yemekler atılmalıdır. Buzdolabından çıkarılan pişmiş yiyecekler ısıtılarak/kaynatılarak sunulmalıdır. Donmuş yiyecekler oda ısısında bekletilerek çözülmemeli, mikrodalga kullanılmalıdır. 
	Çiğ veya az pişmiş beyaz/kırmızı et ve yumurta kesinlikle tüketilmemeli, konserve besinlerden mümkün olduğunca kaçınılmalıdır. Pişirilmemiş kümes hayvanları, kırmızı et, balık ve diğer deniz ürünleri diğer yiyeceklerle temas ettirilmemeli, aynı yüzey üzerine konulmamalı, aynı kesme tahtası kullanılmamalıdır. 
	
		Pişirilmeden yenen salatalık marul roka gibi yeşillikler ya da kabuğu soyulamayan (çilek vb) meyveler nötropenik dönemde tüketilmemelidir. Muz karpuz kavun gibi kabuğu soyulabilen meyve sebzeler ile sirkeli ya da limonlu su ile yıkanmış ve kabuğu hijyenik şartlarda kalın soyulmuş elma armut gibi meyvelerin tüketilmesinde sakınca yoktur.
	
	


 

Bu önlemler hastaya, hastalığa ve uygulanan tedavi rejimine göre kişisel farklılıklar gösterebileceğinden takip ve tedavi yapan hekiminizin/sağlık merkezinin önerilerine harfiyen uymanız sağlığınız açısından çok önemlidir. 

Prof. Dr. Zekai Avcı ‘’Genel olarak aşağıda belirtilen şikâyetleriniz varsa gecikmeden tedavi gördüğünüz sağlık kuruluşuna başvurmanızı şiddetle tavsiye ederim.’’ şeklinde önemli maddelere değindi.

 


	Ateş, titreme
	Ağız içi yaralar
	Tedavinin verildiği damar yolu, santral ya da port iğne bölgesinde şişlik, ağrı, hassasiyet
	Şiddetli öksürük, kanlı balgam, nefes darlığı 
	Ani gelişen kol veya bacaklarda uyuşma, çift görme, hareket-denge bozukluğu, bilinç bulanıklığı
	Şiddetli karın ağrısı, kusma, ishal, dışkıda kanama veya dışkının renginin katran gibi siyah olması
	Uzun süreli burun kanaması, dişeti kanaması
	İdrarda kanama veya yanma
	Ciltte toplu iğne başı büyüklüğünde kırmızı renkli döküntüler veya yaygın morluklar, döküntüler
	2 günden fazla süren kabızlık


 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/kemoterapi-tedavisi-goren-cocuklarda-hayati-uyarilar-6537.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/kemoterapi-tedavisi-goren-cocuklarda-hayati-uyarilar-6537.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/kemoterapi-tedavisi-goren-cocuklarda-hayati-uyarilar-6537-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/kemoterapi-tedavisi-goren-cocuklarda-hayati-uyarilar-6537.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/kemoterapi-tedavisi-goren-cocuklarda-hayati-uyarilar/5690/</link>
			<pubDate>Mon, 17 Feb 2025 10:09:56 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Kanser ve kalp damar hastalıklarında check-up’ın önemi]]></title>
			<description><![CDATA[Teknolojinin sağlık sektöründe yaygın olarak kullanılması tanı ve tedavi yöntemlerinde birçok kolaylığı da beraberinde getirdi. Özellikle düzenli sağlık taramaları; kişilerin mevcut sağlık durumunu ve potansiyel risklerini değerlendirip, özellikle kanser ve kalp damar hastalıkları gibi hayati risk taşıyan durumlarda zamanında harekete geçilmesine ve önlemeye olanak sağlamaktadır. Check-up ile ilgili detayları İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Mehmet Yiğit anlattı. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Teknolojinin sağlık sektöründe yaygın olarak kullanılması tanı ve tedavi yöntemlerinde birçok kolaylığı da beraberinde getirdi. Özellikle düzenli sağlık taramaları; kişilerin mevcut sağlık durumunu ve potansiyel risklerini değerlendirip, özellikle kanser ve kalp damar hastalıkları gibi hayati risk taşıyan durumlarda zamanında harekete geçilmesine ve önlemeye olanak sağlamaktadır. Check-up ile ilgili detayları İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Mehmet Yiğit anlattı. 

Check-up taramalarında alanında uzman hekimler eşliğinde yaş, cinsiyet aile öyküsü gibi bireysel özellikleri dikkate alarak kişiye özgü olacak şekilde yapılması gereken testleri belirliyoruz. Kanser, akciğer ve kalp hastalıkları, diyabet, hipertansiyon, karaciğer ve tiroid hastalıkları gibi birçok kronik hastalığa erken dönemde tanı konulmasını ve ilgili uzmanlara yönlendirerek sürecin takibini sağlıyoruz.

Günümüzde halen önemli bir toplum sağlığı sorunu olmaya devam eden kanser hastalığı check-up sağlık taramalarında sıkça gündeme gelmekte ve hastalarımızdan bu yönde birçok soru almaktayız.

Güncel epidemiyolojik çalışmalarda kanser hastalığının görülme sıklığının arttığı bilinmekte ve genel olarak toplumda en sık akciğer kanseri, kadınlar özelinde ise meme kanseri görülmektedir.

Küresel bir sağlık sorunu olan kanser hastalığının tüm ölüm nedenleri arasında 2. sırada olduğu kabul edilmektedir.  Tüm yaşam süreci içerisinde 5 kişiden bir tanesinde herhangi bir kanser gelişeceği öngörülmektedir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, 2025 de kanser tanısı alması beklenen 21.3 milyon insan olduğu ve bu rakamın ne yazık ki 10 yıl içinde 27 milyona yükseleceği tahmin edilmektedir. 

Öncelikli olarak; yaşam tarzı değişikliği (sigara, alkol tüketimi; yetersiz fiziksel aktivite, fazla kilolu olmak, obezite gibi), Hepatit B ve HPV gibi enfeksiyonları önlemek, çevre kirliliği ve radyasyon ile mücadele tüm sağlık örgütlerinin üzerinde durduğu temel önleyici yaklaşımlardan bazılarıdır. Her zaman önemini vurguladığımız erken tanı ve tedavi süreci kanser nedeniyle yaşadığımız kayıpların önüne geçmek için de oldukça önemlidir.

Check-up sağlık tarama programlarının, başvuran kişilerin genel durumunu değerlendirme ve potansiyel riskleri belirleme adına faydalı olduğunu uzun süredir bilmekteyiz. Kanser açısından primer önleyici yaklaşıma katkı sağladığını ve beraberinde erken tanı imkanı sağlayarak kanser kaynaklı meydan gelen sağlık yükünü azalttığını mevcut tecrübelerimiz ve bilimsel veriler sonucunda görmekteyiz. Japonya’da yapılan güncel bir kohort çalışması verilerinde; yıllık düzenli sağlık kontrolü yaptırmayanlar ve poliklinik hizmeti almayanlarda kanser insidansı ve ileri evre kanser görülme riskinin artmış olduğu gösterilmiştir.

Tarama programlarında yapılan bazı temel kan, idrar ve dışkı testleri, akciğer grafisi ve karın ultrasonu gibi görüntüleme testleri ve ihtiyaç durumunda planlanan bazı ileri görüntüleme yöntemleri, endoskopik ve kolonoskopik görüntülemeler; akciğer, meme, prostat, mide ve barsak, rahim kanserleri gibi toplumda en sık görülen kanserleri erken dönemde tespit etmede ve risk faktörlerini belirlemede önemli fayda sağlamaktadır. 

Bu nedenle, ciddi birtakım hastalıkların daha ortaya çıkmadığı dönemde riskleri azaltmak ve henüz farkında olmadığımız erken dönemdeki hastalıkların zamanında tanı ve tedavileri için bu tür check-up ve rutin sağlık kontrollerini mümkün olduğunca herkesin aksatmadan hekimleri tarafından belirtilen sıklıkta yaptırmalarını öneriyoruz.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/kanser-ve-kalp-damar-hastaliklarinda-check-up-in-onemi-3390.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/kanser-ve-kalp-damar-hastaliklarinda-check-up-in-onemi-3390.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/kanser-ve-kalp-damar-hastaliklarinda-check-up-in-onemi-3390-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/kanser-ve-kalp-damar-hastaliklarinda-check-up-in-onemi-3390.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/kanser-ve-kalp-damar-hastaliklarinda-check-up-in-onemi/5647/</link>
			<pubDate>Sat, 15 Feb 2025 10:26:55 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Çocuklarda bilinçsiz antibiyotik kullanımı diş sağlığını tehdit ediyor!]]></title>
			<description><![CDATA[Gereksiz antibiyotik kullanımının, ağız ve diş sağlığını da olumsuz etkilediğini belirten uzmanlar, oluşabilecek antibiyotik direnci nedeniyle ağız enfeksiyonlarının tedavisinin zorlaşabildiğini söylüyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Gereksiz antibiyotik kullanımının, ağız ve diş sağlığını da olumsuz etkilediğini belirten uzmanlar, oluşabilecek antibiyotik direnci nedeniyle ağız enfeksiyonlarının tedavisinin zorlaşabildiğini söylüyor.

 Özellikle çocukluk döneminde kullanılan antibiyotiklerin, diş minesinde kalıcı hasarlar bırakabildiğini ve çürük riskini artırabildiğini dile getiren Çocuk Diş Hekimliği Anabilim Dalı Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Antibiyotiklerin gereksiz kullanımı şeker maruziyetinin artmasına sebep olur, ağız pH’ını düşürerek diş çürüğü oluşma riskini arttırır.” dedi. 8 yaş altındaki çocuklarda tetrasiklin grubu antibiyotiklerden kaçınılması gerektiğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, antibiyotiklerin yalnızca hekim önerisiyle kullanılması, sağlıklı bir ağız için düzenli diş hekimi kontrollerinin ihmal edilmemesi gerektiğini hatırlattı.

Üsküdar Diş Hastanesi Çocuk Diş Hekimliği Anabilim Dalı Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, gereksiz veya bilinçsiz antibiyotik kullanımının ağız ve diş sağlığına etkilerini değerlendirdi.

Bağışıklık sistemi antibiyotiklere bağımlı hale geldiğinde enfeksiyonlarla savaşamaz! 

Gereksiz antibiyotik kullanımının antibiyotik direnci, etkisiz tedavi sonuçları, diş renklenmeleri, bağışıklık sistemi mekanizmasında bozulma gibi durumlara neden olabileceğini hatırlatan Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Gereksiz antibiyotik kullanımı, bakterilerin ilaca karşı direnç kazanmasına yol açabilir. Bu durum, diş apseleri, periodontitis gibi ağız enfeksiyonlarının tedavisini zorlaştırır. Diş hekimlerinin enfeksiyonları kontrol altına almak için kullandığı antibiyotikleri zamanla etkisiz hale getirebilir ve alternatif tedaviler gerektirebilir.” dedi.

Çocukluk döneminde tetrasiklin ve türevlerinin kullanımının, dişlerde kahverengi-gri renklenmelere neden olabileceğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Tetrasiklin renklenmesi diş beyazlatma veya porselen kaplama gibi estetik tedaviler gerektirebilir. Antibiyotiklerin aşırı kullanımı, bağışıklık sisteminin doğal savunma mekanizmalarını zayıflatabilir. Gingivitis ve periodontitis gibi diş eti hastalıklarının ilerlemesine neden olabilir. Antibiyotiklere bağımlı hale gelen bağışıklık sistemi, periodontal enfeksiyonlarla savaşmada daha az etkili olabilir.” şeklinde konuştu.

Çocuklarda kullanılan antibiyotiklerdeki şeker, şeker maruziyetini artırabiliyor!

Antibiyotiklerin ağız florasının bozulmasına sebep olabileceğine vurgu yapan Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Bu durum; yararlı bakterilerin azalması, ağız kuruluğu ve diş çürükleri gibi problemler doğurabilir.” dedi.

Çocuk hastalarda kullanılan antibiyotiklerin tadını iyileştirmek için yüksek oranda şeker içerdiğini de aktaran Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, şöyle devam etti:

“Antibiyotiklerin gereksiz kullanımı şeker maruziyetinin artmasına sebep olur, ağız pH’ını düşürerek diş çürüğü oluşma riskini arttırır. Ağız ve bağırsak florası birbiriyle bağlantılıdır. Antibiyotiklerin bağırsak florasını bozması, B12 vitamini eksikliği gibi ağız sağlığını da etkileyen sorunlara yol açabilir. Antibiyotiklerin neden olduğu sindirim problemleri ağız kokusuna sebep olabilir. Antibiyotikler ayrıca, ağızdaki doğal bakteri dengesini bozarak Candida albicans gibi mantarların aşırı çoğalmasına ve dil, damak ve yanak içlerinde beyaz plaklar şeklinde görülen pamukçuk denilen mantar enfeksiyonlarına neden olabilir.”

Çocuklukta antibiyotik kullanımı ilerleyen yaşlarda diş problemlerine yol açabilir!

Çocukluk döneminde kullanılan antibiyotiklerin diş gelişimi üzerindeki etkilerine de değinen Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Tetrasiklin grubu antibiyotiklerin 8 yaş altındaki çocuklarda kullanımı önerilmez. Bu ilaçlar, dişlerin kalsifikasyon aşamasında mineye bağlanarak kalıcı renklenmelere ve mine defektlerine yol açabilir. Bu durum, dişin iç yapısında kalıcı renk değişimlerine yol açar.  Bu nedenle, pediatrik diş hekimliğinde tetrasiklinlerden kaçınılması ve alternatif antibiyotiklerin tercih edilmesi önerilir.” dedi.

Çocuklarda sık reçete edilen amoksisilin grubu antibiyotiklerin 0-6 yaş arası erken yaşta uzun süreli kullanımının mine hipoplazisi (mine dokusunun zayıf ve düzensiz gelişimi) ile ilişkili olabileceğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Mine hipoplazisi olan dişlerde çatlaklar, pürüzlü yüzeyler ve çürüğe yatkınlık artar. Çocukluk döneminde antibiyotik kullanımına dikkat edilmemesi, ilerleyen yaşlarda estetik ve fonksiyonel diş problemlerine yol açabilir. Bu nedenle bilinçli kullanım büyük önem taşır. Uzun süreli antibiyotik kullanımı, dişlerin sürme sürecini (dişlerin çıkmasını) geciktirebilir. Antibiyotiklerin bağırsak florasını bozarak kalsiyum ve D vitamini emilimini azaltabileceği düşünülmektedir. Bu da dişlerin daha geç ve zayıf çıkmasına neden olabilir.” açıklamasını yaptı.

“Antibiyotikler yalnızca hekim önerisiyle ve gerektiğinde kullanılmalı”

Gerçekten gerekli olduğu durumlarda antibiyotik kullanılması gerektiğinin altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Antibiyotik reçete etmesi için hekime ısrarcı olunmamalı ve hekiminize güvenmelisiniz.” dedi.

8 yaş altındaki çocuklarda tetrasiklin grubu antibiyotiklerden kaçınılması gerektiğini de yineleyen Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, sözlerini şöyle tamamladı:

“Uzun süreli antibiyotik kullanımı durumunda hekiminize danışarak kalsiyum ve D vitamini desteği sağlanabilir. Antibiyotik kullanımı sırasında özellikle çocuklarda şekerli gıdalar sınırlanmalı ve ağız hijyeni artırılmalı. Antibiyotikler yalnızca hekim önerisiyle ve gerektiğinde kullanılmalı. Enfeksiyonların önlenmesi için iyi ağız hijyeni ve düzenli diş hekimi kontrolleriyle erken müdahale sağlanmalı.”
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/cocuklarda-bilincsiz-antibiyotik-kullanimi-dis-sagligini-tehdit-ediyor-5166.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/cocuklarda-bilincsiz-antibiyotik-kullanimi-dis-sagligini-tehdit-ediyor-5166.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/cocuklarda-bilincsiz-antibiyotik-kullanimi-dis-sagligini-tehdit-ediyor-5166-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/cocuklarda-bilincsiz-antibiyotik-kullanimi-dis-sagligini-tehdit-ediyor-5166.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/cocuklarda-bilincsiz-antibiyotik-kullanimi-dis-sagligini-tehdit-ediyor/5587/</link>
			<pubDate>Wed, 12 Feb 2025 09:49:31 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Tükenmişlik sendromu hızla yaygınlaşıyor!]]></title>
			<description><![CDATA[‘Kendimi tükenmiş hissediyorum’, ‘çok yorgunum’, ‘çalışmak istemiyorum, yataktan kalkmak bile çok zor geliyor’, ‘herkesi geride bırakıp kaçmak istiyorum’… Bu ve benzeri şikayetlerden yakınanların sayısı günümüzde hızla artıyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[‘Kendimi tükenmiş hissediyorum’, ‘çok yorgunum’, ‘çalışmak istemiyorum, yataktan kalkmak bile çok zor geliyor’, ‘herkesi geride bırakıp kaçmak istiyorum’… Bu ve benzeri şikayetlerden yakınanların sayısı günümüzde hızla artıyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Nagihan Günal, “Tükenmişlik sendromu bireyin bağışıklık sistemini zayıflatabilir ve kişiyi soğuk algınlığı, grip ya da uykusuzluğa karşı daha duyarlı hale getirebilir. Uzun süre tedavi edilmeden ilerlemesine izin verilirse alkol bağımlılığından depresyona, diyabetten kalbe dek çok ciddi fiziksel veya psikolojik sorunlara yol açabilir” diyor. Psikiyatri Uzmanı Dr. Günal, tükenmişlik sendromunun kıskacında olup olmadığınızı anlamanızı sağlayacak 10 soruluk test hazırladı, kendinizi tükenmiş sendromundan korumak için alabileceğiniz önlemleri sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. 

 

Modern çağın yol açtığı önemli sorunlardan biri; tükenmişlik sendromu! Günlük yaşamın aşırı koşuşturmacasında; aşırı iş yükünden ‘hayır’ diyememeye ve sınır koymada güçlük çekmeye, ekonomik zorluklardan mükemmeliyetçi kişilik yapısına dek bir çok faktör kişinin kendini tükenmiş hissetmesine yol açabiliyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Nagihan Günal “Günümüzde yoğun rekabet koşulları ve gelişen teknolojinin de etkisiyle işyerinde ve evde uzun çalışma saatleri, ekonomik sıkıntılar, toplumsal güvenlikle ilgili üzücü haberler ya da sosyal medyada insanların sürekli eğlendiği, mutlu olduğu, tatil yaptığı ütopik yaşamların gerçekliğine dair yanılsamalar gibi çok sayıda etken kişinin fiziksel, zihinsel ve ruhsal olarak yıpranıp kendini tükenmiş hissetmesine neden olabiliyor. İlk kez 1974 yılında Psikolog Freudenberger tarafından kullanılan tükenmişlik kavramı son 50 yıldır oldukça yaygın bir araştırma konusu olmakla birlikte, günümüz koşullarında görülme sıklığı hızla artmaktadır. Bireyin normal şartlarda profesyonel yaşamdaki kariyerinden, arkadaşlıklarından veya ailesindeki sosyal etkileşimlerinden aldığı keyfi azaltan, kendini başarısız ve değersiz görmesine neden olan tükenmişlik sendromu tıbbi bir tanı olmasa da ciddi ve mutlaka profesyonel psikolojik destek almayı gerektiren bir sorundur” diyor. 

 

10 soruda ‘tükenmişlik’ testi!

 

Psikiyatri Uzmanı Dr. Nagihan Günal, hazırladığı 10 soruluk testte, yanıtlarınızın 5 ve üzeri  ‘evet’ olmasının, tükenmişlik sendromu yaşadığınız anlamına gelebildiğini belirterek “Tükenmişlik sendromu kendiliğinden geçebilen bir durum değildir, mutlaka psikolojik olarak destek almanız gerekir” diyor. İşte 10 soru;


	Kapana kısılmış gibi hissediyor musunuz?
	Çaresiz hissediyor musunuz?
	Üzüntülü, kederli ya da depresif hissediyor musunuz?
	Umutsuzluk duyuyor musunuz?
	Bıkkınlık hissediyor musunuz?
	Değersiz ve başarısız biri gibi hissediyor musunuz?
	İnsanlar tarafından hayal kırıklığına uğratılmış hissediyor musunuz? 
	Fiziksel olarak hastalıklı hissediyor musunuz?
	Yorgunluk hissediyor musunuz?
	Uyumada zorluk çekiyor musunuz?


 

Baş ağrısından kalp hastalıklarına!

 

Tükenmişlik sendromu yaşayanların kendilerini sürekli yorgun hatta bitkin, tükenmiş hissettiklerini belirten Dr. Günal “Baş ağrısı, karın ağrısı, iştahta veya uykuda düzensizlik, duygudurumda değişiklikler, özellikle kaygılı ya da umutsuz hissetme en sık yaşanan belirtileridir. Bunun sonucu olarak kişiler, sosyalleşmeyi ve arkadaşlarına, aile üyelerine ya da iş arkadaşlarına güvenmeyi bırakarak izolasyona yönelebilirler. Hayata karamsar bakıp kendilerini çaresiz hissedebilirler. Tıpkı diğer kronik stres türleri gibi tükenmişlik sendromu da bireyin bağışıklık sistemini zayıflatabilir ve soğuk algınlığı, grip ya da uykusuzluğa karşı daha duyarlı hale getirebilir. Uzun süre tedavi edilmezse ilerleyerek alkol-madde bağımlılıkları, depresyon, kalp hastalığı ve diyabet gibi ciddi fiziksel veya psikolojik hastalıklara yol açabilir” diyor. 

Tükenmişlik sendromundan korunmak için önlemler!


	İş yükünüzü ve sorumluluğunuzu paylaşın, molalar verin.  
	Keyif aldığınız aktiviteleri sürdürün, yeni eğlenebileceğiniz aktiviteler bulun. 
	Ailenizle ve sevdiklerinizle daha fazla vakit geçirin, sosyal etkileşimleri artırın. 
	Mesai saatleri dışında odağınızı işten uzaklaştırın. 
	Zorlandığınızda, stres yükünüz arttığında ya da duygusal bir zorlanma yaşıyorsanız yardım istemekten çekinmeyin. 
	Beslenme ve uyku rutininizi oluşturun; sağlıklı beslenin, abur-cubur atıştırmalıklardan kaçının ve geceleri mutlaka 6-8 saat uyuyun. 
	Haftada 3-4 gün mutlaka egzersiz yapın. 
	Sigara ve alkolden uzak durun.
	Gerekirse sorunlarınız ilerlemeden psikolojik destek alın. 

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/tukenmislik-sendromu-hizla-yayginlasiyor-4390.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/tukenmislik-sendromu-hizla-yayginlasiyor-4390.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/tukenmislik-sendromu-hizla-yayginlasiyor-4390-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/tukenmislik-sendromu-hizla-yayginlasiyor-4390.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/tukenmislik-sendromu-hizla-yayginlasiyor/5573/</link>
			<pubDate>Tue, 11 Feb 2025 11:37:50 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Uyuşma ve karıncalanma sinir sistemi tümörü habercisi olabilir]]></title>
			<description><![CDATA[Periferik sinir sistemi, vücut ile beyin ve omurilik arasında köprü işlevi görüyor. Periferik sinir sisteminde görülen tümörlerin nadiren de olsa kötü huylu olabileceğine dikkat çeken Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Selçuk Göçmen, “Sinir tümörlerinin varlığında; ağrı veya rahatsızlık, uyuşma veya karıncalanma, güçsüzlük veya zayıflık, şişlik veya kitle son olarak da hareket kısıtlılığı hissi en sık karşılaşılan şikayetler arasında yer alıyor” dedi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Periferik sinir sistemi, vücut ile beyin ve omurilik arasında köprü işlevi görüyor. Periferik sinir sisteminde görülen tümörlerin nadiren de olsa kötü huylu olabileceğine dikkat çeken Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Selçuk Göçmen, “Sinir tümörlerinin varlığında; ağrı veya rahatsızlık, uyuşma veya karıncalanma, güçsüzlük veya zayıflık, şişlik veya kitle son olarak da hareket kısıtlılığı hissi en sık karşılaşılan şikayetler arasında yer alıyor” dedi.

Periferik sinir tümörlerinde, genetik yatkınlığın, çevresel etmenlerin veya doku bozukluğundan kaynaklanan hastalıkların riskleri arttırdığına değinen Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Selçuk Göçmen, “Hangi faktörlerin periferik sinir sistemi üzerinde tümörlere yol açtığı henüz kesin olarak bilinmiyor” diye ekledi.

Hastalığın kesin tanısı için görüntüleme testleri gerekli

Hastalığın tanısının, beyin ve sinir cerrahisi uzmanının değerlendirmesiyle yapılan muayene ve tetkiklerle konduğunu hatırlatan Prof. Dr. Selçuk Göçmen, “Tanı için manyetik rezonans görüntüleme ve sinir ileti testlerine başvurulabilir. İhtiyaç halinde bilgisayarlı tomografi, BT anjiografi veya direkt x-ray görüntüleme yöntemleri de kullanılabilir. Tümör saptamasından sonra yine uzmanın gerekli görmesi durumunda patolojik tanı için biyopsi önerilebilir” dedi.

Tedavi tümörün cinsine göre planlanıyor

Son yıllarda görüntüleme ve ameliyat teknolojileri ile birlikte genetik testlerdeki gelişmeler sayesinde, tanı ve tedavi süreçleri daha kolay hale geldi diyen Prof. Dr. Göçmen, “Periferik sinir tümörlerinin öncelikli tedavisi cerrahidir, sonraki aşamalarda gerekirse radyoterapi ile kemoterapi de verilebilir. Cerrahi; tümörün boyutuna, yerleşim yerine ve hastanın genel sağlık durumuna bağlı olarak başarılı bir şekilde gerçekleşir. Ayrıca akıllı ilaç olarak bilinen immünoterapiler de bazı kötü huylu tümörlerin tedavisinde umut verici sonuçlar sunuyor” diye konuştu.

Tedavi sonrasında da doktor tavsiyelerine uyulmalı

Tedavi sonrası yaşam kalitesinin tümörün türüne ve tedaviye verilen yanıta bağlı olduğunu dile getiren Prof. Dr. Göçmen, “Hastaların düzenli kontrollerle takip edilmesi, nüks durumlarının erken tespiti açısından önemli” dedi. Göçmen, “Cerrahi sonrasında dinlenme ve iyileşme sürecine özen gösterilmesi, ihtiyaç varsa fizik tedavi yapılması ve ağrı yönetimi için doktor önerilerine uyulması da önemli” açıklamasında bulundu.

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/uyusma-ve-karincalanma-sinir-sistemi-tumoru-habercisi-olabilir-2747.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/uyusma-ve-karincalanma-sinir-sistemi-tumoru-habercisi-olabilir-2747.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/uyusma-ve-karincalanma-sinir-sistemi-tumoru-habercisi-olabilir-2747-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/uyusma-ve-karincalanma-sinir-sistemi-tumoru-habercisi-olabilir-2747.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/uyusma-ve-karincalanma-sinir-sistemi-tumoru-habercisi-olabilir/5554/</link>
			<pubDate>Mon, 10 Feb 2025 11:42:26 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Soğuk  havaları hastalıksız atlatmak için 12 öneri!]]></title>
			<description><![CDATA[Kış aylarında pek çok hastalığın görülme oranı artış göstermektedir. Mevsimsel değişimler sonucu zayıf düşen bağışıklık sistemini güçlendirecek önlemler almak, kışın sağlıklı kalmanın en önemli yollarından biridir. Kış aylarında çocuklar, yaşlılar ve gebelerin yanı sıra kalp, tansiyon, şeker, karaciğer ve böbrek hastalığı gibi kronik rahatsızlıkları olanların; soğuk algınlığı, grip, sinüzit, bronşit ve zatürre gibi hastalıklara karşı daha dikkatli olmaları önemlidir. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Kış aylarında pek çok hastalığın görülme oranı artış göstermektedir. Mevsimsel değişimler sonucu zayıf düşen bağışıklık sistemini güçlendirecek önlemler almak, kışın sağlıklı kalmanın en önemli yollarından biridir. Kış aylarında çocuklar, yaşlılar ve gebelerin yanı sıra kalp, tansiyon, şeker, karaciğer ve böbrek hastalığı gibi kronik rahatsızlıkları olanların; soğuk algınlığı, grip, sinüzit, bronşit ve zatürre gibi hastalıklara karşı daha dikkatli olmaları önemlidir. Memorial Antalya Hastanesi İç Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. İrem Özçelik, kış hastalıklarından korunmak için alınması gereken önlemler hakkında bilgi verdi. 

 

Kışın sporu bırakmayın!

Güçlü bir bağışıklık sistemine sahip olmak için ilk adım, sağlıklı yaşam stratejilerinin uygulanmasıdır. Sigara ve diğer tütün ürünlerinin yanı sıra alkolden uzak durmak önemlidir. Günlük düzenli egzersiz yapmanın bağışıklık sistemi üzerinde olumlu etkisi olduğunu araştırmalarla ortaya çıkartılmıştır. Bu nedenle enfeksiyonların en sık görüldüğü kış aylarında spora ara vermeyip, düzenli bir şekilde egzersiz yapmaya devam edilmelidir. Dikkat edilmesi gereken unsur ise mevsime uygun kıyafetler ve aksesuarlar kullanılmasıdır. Erişkin bir kişinin minimum günde 30 dakika aerobik egzersiz (yürüyüş, yüzme, bisiklet vs.) yapması gerekmektedir. Bu faaliyeti açık havada yapmak; ihtiyaç olan direnç, zindelik ve enerjiyi daha da artırır.

 

Uyku düzenini ihmal etmeyin

Vücut direncini artırmak için yeterli sürede uyumak gerekir. Erişkin bir kişi, günde yedi-dokuz saat uyumalıdır. Kalp atımları, kan basıncı ve solunum sayısı uyku sırasında düşer. Ayrıca vücuda yararlı hormonların salınımı uyku sırasında artış gösterir. Yeme içme gibi vücut restorasyonu için çok önemli olan uyku, dengeli ve düzenli olmalıdır. Uyku için en ideal saatler gece 23.00 ile sabah 07.00 arasıdır.

 

Beslenmeniz yetersizse vitamin desteği alın

Yeterli sebze ve meyve tüketilmeyip bunun yerine daha çok beyaz ekmek tercih edenler günlük multivitamin ve mineral desteği alabilir. Selenyum, A,C,E vitaminleri, bağışıklık sistemini güçlendirdiği bilinen D vitamini ve B vitaminlerini içeren multivitaminler kullanılabilir. Üzerinde tartışmalar yapılsa da, bol C vitamini tüketiminin gripten koruduğu bilinmektedir. Son zamanlarda D vitamini eksikliği olan kişilerde kış hastalıklarının daha çok görüldüğünü gösteren pek çok araştırma yapılmıştır. D vitamini seviyesini yükseltmenin en kolay yolu güneşlenmektir. Bu mümkün olmuyorsa D vitamini takviyesi alınabilir. Yüksek dozlarda vitamin kullanımının yaradan çok zarar vereceği unutulmamalıdır.

 

Ellerinizi yıkamayı ihmal etmeyin

Sık görülen kış hastalıklarından korunmanın en basit ve etkili yolunun hijyen kurallarına uymaktan geçtiği unutulmamalıdır. Öncelik el temizliğine verilmelidir. Eller kurallara uygun bir şekilde yıkanmalı ve dış ortamlara temas ettikten sonra buruna, göze ve ağza temas ettirilmemelidir. 

 

Kış aylarında aşağıdaki önerilere dikkat edin;


	Kapalı mekanlardan, havalandırması iyi olmayan yerlerden mümkün olduğunca uzak durun.



	Mevsime uygun giyinmeye özen gösterin, ne çok ince ne de çok kalın kıyafetler tercih edin.
	Yaşam ortamı ısısını normal zamanda 25, uyku sırasında 22 derece olmasına özen gösterin. 
	Öksüren, aksıran kişilerle aynı ortamda bulunmamaya dikkat edin.
	Her yıl düzenli olarak ekim, kasım aylarında grip aşısı yaptırın.
	Şeker, böbrek, akciğer hastalıkları olan ve yatalak, yaşlı bağışıklığı zayıflamış hastalara doktor kontrolünde zatürre aşısı yaptırın.
	Özellikle büro, ofis ve okullarda kalem, kitap, bilgisayar, bardak gibi özel eşyalarınızı başkalarıyla kullanmayın.
	Mendilleri bir kereden başka kullanmayın.
	Ne çok sıcak ne de çok soğuk olmak kaydıyla sıvı tüketimini artırın.
	Bilinçsiz ya da eczane tavsiyesiyle ilaç özellikle antibiyotik kullanmayın.
	Güneşli kış günlerinde açık havada dolaşın.
	Kış aylarında ortaya çıkabilen depresyondan korunmak için vücut enerjinizi artırın. Düzenli egzersiz, sağlıklı beslenme ve düzenli uykunun yanı sıra; arkadaşlarla vakit geçirmek, işyerinde kısa molalar vererek keyif alınan aktiviteler yapmak önemlidir. Bedeninize ve ruhunuza iyi gelen şeyleri yapın. 

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/soguk-havalari-hastaliksiz-atlatmak-icin-12-oneri-6676.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/soguk-havalari-hastaliksiz-atlatmak-icin-12-oneri-6676.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/soguk-havalari-hastaliksiz-atlatmak-icin-12-oneri-6676-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/soguk-havalari-hastaliksiz-atlatmak-icin-12-oneri-6676.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/soguk-havalari-hastaliksiz-atlatmak-icin-12-oneri/5553/</link>
			<pubDate>Mon, 10 Feb 2025 11:40:58 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[COVID-19 kalp krizi riskini 3 yıl boyunca artırıyor]]></title>
			<description><![CDATA[Yeni yapılan bilimsel araştırmalar, COVID-19 enfeksiyonunun kalp sağlığı üzerindeki uzun vadeli etkilerini ortaya koyuyor. Özellikle enfeksiyon geçiren bireylerde kalp krizi ve inme riskinin enfeksiyondan sonraki üç yıl boyunca yüksek kaldığı bildiriliyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Yeni yapılan bilimsel araştırmalar, COVID-19 enfeksiyonunun kalp sağlığı üzerindeki uzun vadeli etkilerini ortaya koyuyor. Özellikle enfeksiyon geçiren bireylerde kalp krizi ve inme riskinin enfeksiyondan sonraki üç yıl boyunca yüksek kaldığı bildiriliyor.

Cleveland Clinic ve Güney Kaliforniya Üniversitesi'nden bilim insanlarının gerçekleştirdiği ve Arteriosclerosis, Thrombosis, and Vascular Biology dergisinde yayımlanan bir araştırmanın sonuçları üzerine açıklama yapan Uluslararası Minimal İnvaziv Kardiyotorasik Cerrahi Derneği üyesi  Prof. Dr. Serkan Durdu,  COVID-19'un sadece solunum yollarını değil, kalp ve damar sistemini de ciddi şekilde etkileyebileceğini söyledi.  Prof. Dr.Durdu, "Son çalışmalar, COVID-19'un damar iç yüzeyini tahrip ederek damar sertliği, pıhtılaşma bozuklukları ve ritim düzensizliklerine yol açabileceğini gösteriyor. Bu durum, hastalığı geçiren kişilerde kalp krizi ve inme riskinin uzun vadede artmasına neden oluyor" dedi.

Araştırmada, COVID-19 enfeksiyonu geçiren bireylerde, enfeksiyondan sonraki üç yıl boyunca kalp krizi, inme ve ölüm riskinin iki katına çıktığını ortaya koyduğunu belirten Prof. Durdu,  özellikle hastanede tedavi gerektiren ağır COVID-19 vakalarında bu riskin  daha da yüksek olduğunu belirterek,   araştırmada  kan grubu A, B veya AB olan bireylerde bu riskin daha belirgin olduğunun vurgulandığı ifade etti. 

Yüksek Risk Grubundakiler Dikkat

Araştırmaların, özellikle 50 yaş üzeri bireylerde, yüksek tansiyon hastaları, diyabet hastaları ve obezite sorunu olan kişilerde bu riskin daha da yüksek olduğunu ortaya koyduğuna dikkat çeken  Prof.   Durdu, "COVID-19 enfeksiyonu sonrası göğüs ağrısı, nefes darlığı, çarpıntı veya halsizlik gibi belirtiler yaşayan kişilerin mutlaka bir kardiyoloji uzmanına başvurması gerekir" uyarısında bulundu.

Önlem Almak Mümkün mü? 

Uzmanlara göre COVID-19 geçiren bireylerin kalp sağlığını korumak için yaşam tarzı değişiklikleri yapması büyük önem taşıyor. Düzenli egzersiz, sağlıklı beslenme, sigara ve alkol tüketiminden kaçınma, tansiyon ve kolesterol değerlerinin düzenli takip edilmesi gibi önlemler, uzun vadeli kalp hastalıkları riskini azaltabiliyor. 

"Hastalığı hafif geçiren bireyler bile uzun vadede kalp sağlığı açısından risk altında olabilir. Bu nedenle, düzenli sağlık kontrollerini ihmal etmemek kritik önem taşıyor" diyen Prof. Dr. Durdu, COVID-19 sonrası kalp sağlığını korumanın sadece bireysel değil, halk sağlığı açısından da önemli olduğunu kaydetti.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/covid-19-kalp-krizi-riskini-3-yil-boyunca-artiriyor-834.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/covid-19-kalp-krizi-riskini-3-yil-boyunca-artiriyor-834.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/covid-19-kalp-krizi-riskini-3-yil-boyunca-artiriyor-834-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/covid-19-kalp-krizi-riskini-3-yil-boyunca-artiriyor-834.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/covid-19-kalp-krizi-riskini-3-yil-boyunca-artiriyor/5521/</link>
			<pubDate>Sun, 09 Feb 2025 11:41:17 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Böbrek Taşları: Belirtiler, önlemler ve tedavi yöntemleri ]]></title>
			<description><![CDATA[Böbrek taşları, günümüzde yaygın bir sağlık sorunu olarak karşımıza çıkmakta ve bireylerin yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilmektedir. Batıgöz Sağlık Grubu Balçova İzmir Şubesi Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Cem Güler, böbrek taşları hakkında önemli bilgiler paylaşarak hastaların dikkat etmesi gereken noktaları vurguladı.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Böbrek taşları, günümüzde yaygın bir sağlık sorunu olarak karşımıza çıkmakta ve bireylerin yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilmektedir. Batıgöz Sağlık Grubu Balçova İzmir Şubesi Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Cem Güler, böbrek taşları hakkında önemli bilgiler paylaşarak hastaların dikkat etmesi gereken noktaları vurguladı.

Böbrek Taşı Nedir?

Böbrek taşları, böbreklerde sert mineral birikimlerinin oluşturduğu kristal yapıdaki küçük taşlardır. İdrar yollarında tıkanıklığa yol açarak şiddetli ağrılara neden olabilir. Prof. Dr. Cem Güler, böbrek taşlarının erken teşhis edilmesinin önemine dikkat çekerek, bu durumun uzun vadede böbrek fonksiyon kaybına yol açabileceğini belirtti.

Böbrek Taşı Belirtileri Nelerdir?

Prof. Dr. Cem Güler, böbrek taşlarının en sık görülen belirtilerinden bazılarını şöyle sıralıyor:

 


	Böbreklerin bulunduğu bölgede şiddetli ağrılar,
	İdrar yaparken yanma ve ağrı,
	Sık idrara çıkma ihtiyacı,
	İdrar renginde koyulaşma ve kötü koku,
	Mide bulantısı ve kusma,
	Enfeksiyon durumunda ateş ve titreme.
	 


Bu belirtilerin bir veya birden fazlasını yaşayan bireylerin mutlaka bir sağlık uzmanına başvurmaları gerektiğinin altını çizen Güler, özellikle çift taraflı tıkanıklık durumunda böbrek yetmezliği riskinin bulunduğunu ifade etti.

 

Böbrek Taşlarının Önlenmesi

Prof. Dr. Cem Güler, böbrek taşlarının önlenmesinde su tüketiminin önemini vurguluyor: "Yeterli sıvı alımı, idrarın açık sarı renkte olmasını sağlar ve taş oluşum riskini azaltır. Su tüketimi çay, kahve veya gazlı içeceklerden daha etkilidir." Sebze ve meyve tüketiminin idrarın asiditesini düşürerek koruyucu bir rol oynadığını belirten Güler, tuz ve şeker tüketiminin sınırlandırılmasının da faydalı olduğunu ifade ediyor.

Sağlıklı bir kiloda kalmanın böbrek taşı riskini azalttığını hatırlatan Güler, obezite ile taş oluşumu arasında doğrudan bir ilişki bulunduğunu belirtiyor. Güler, "Risk altındaki bireyler için düzenli kan ve idrar testleri, erken önlem almayı kolaylaştırabilir." diye ekliyor.

Böbrek Taşlarının Tedavi Yöntemleri

Prof. Dr. Cem Güler’e göre, böbrek taşlarının tedavisinde taşın boyutu ve hastanın genel durumu belirleyici oluyor. Küçük taşlar genellikle kendiliğinden düşerken, daha büyük taşlar için farklı tedavi yöntemleri devreye giriyor.

 


	İlaç Tedavisi: Ağrı kesiciler ve idrar asiditesini düşüren ilaçlar, tedavi seçenekleri arasında yer alıyor.
	Cerrahi Olmayan Müdahaleler: ESWL (şok dalgalarıyla taş kırma) yöntemi, minimal invaziv bir seçenek olarak öne çıkıyor.
	Cerrahi Müdahaleler: Perkütan nefrolitotomi (PNL) ve üreteroskopi gibi yöntemlerle taşlar başarıyla çıkarılabiliyor.



 Prof. Dr. Cem Güler, paratiroid bezi problemlerine bağlı olarak gelişen taşların tedavisinde cerrahi müdahalelerin gerekebileceğini belirterek, "Her hastanın durumu farklıdır ve tedavi, kişiye özel olarak planlanmalıdır." diyor.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/bobrek-taslari-belirtiler-onlemler-ve-tedavi-yontemleri-2113.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/bobrek-taslari-belirtiler-onlemler-ve-tedavi-yontemleri-2113.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/bobrek-taslari-belirtiler-onlemler-ve-tedavi-yontemleri-2113-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.haberfilesi.com/images/haberler/2025/02/bobrek-taslari-belirtiler-onlemler-ve-tedavi-yontemleri-2113.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.haberfilesi.com/bobrek-taslari-belirtiler-onlemler-ve-tedavi-yontemleri/5503/</link>
			<pubDate>Sat, 08 Feb 2025 13:37:26 +0300</pubDate>
			</item></channel>
</rss>